Archive for the ‘Kitaplardan Alıntılar’ Kategoriler

Garip Buluşma

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-30-2010

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Yağmur’la Hizmetkar’ın o meşhur, ilk karşılaşmaları…

Gür sesli bir hocanın kıldırdığı namazdan sonra tüm cenaze sahipleri, kaybettikleri yakınları için son vazifelerini yerine getirecekleri avluya çıktılar. Yağmur en arkalarındaydı. “Er kişiler niyetine” dedi birisi, hoca “Allahuekber” dedi, tüm başlar önde dualar edildi. Hoca üç kez “Hakkınızı helal edin!” dedi, kalabalık üç kez “Helal olsun!” dedi ve sırtlandılar tabutları, biri hariç. Yağmur ürkek adımlarla yaklaştı tabuta ve üzerine toplu iğneyle iliştirilmiş kağıt parçasına baktı. “Belki nemli gözlerim yanlış görüyordur” diyerek elleriyle yaşlarını sildi ancak inanmak istemese de bu ismi çok iyi biliyordu: “Yağmur Sancak”

Hemen işin hakikatini öğrenebilme ümidiyle hocanın ardından yetişti.

— Hocam, kim bu Yağmur Sancak? Niye bıraktınız burada, diye sordu Yağmur.

— O Kimsesizler Mezarlığı’na gidecek. Şimdi görevli iki arkadaş taşıyıcı arabaya yükler götürürler. Kimsesi olmayan vatandaşlar için belediyenin sunduğu bir hizmet, diye cevapladı hoca. Yağmur mantıklı bir soru sordu:

— İyi de kimsesiz birinin adını nereden bilecekler ki?

— Bize gelen evrakta ismi geçmeyen bir hayırsever, sadece garibin adını kaydettirmekle kalmamış, mezar taşını bile yazdırıp getirmiş. Biraz tuhaf bir taş ama hayır işi olunca geri çevirmek olmuyor.

Onlar konuşurlarken, görevliler de tabutun başına gelmişlerdi. Bir garibin, son yolculuğuna bu şekilde uğurlanması içine sinmediği için hemen davranarak cebinden biraz para çıkarıp görevlilere verdi ve taşırken kendisine yardım etmelerini rica etti. Hoca tam arkasını dönüyordu ki Yağmur onu vicdanından yakaladığı gibi yanına çekti. “Sevaptır hocam!” deyince ne yapabilirdi ki? Böylece hocayla ikisi önde, görevliler arkada, belki de ilk defa bir garip omuzlarda gidiyordu son yolculuğuna. Ama Yağmur’un içindeki bu rahatlık bundan çok, olup bitenlere bir anlam verebilmesindendi. Anlaşılan tüm bunlar, Hizmetkarın işleriydi. Ancak henüz son numarasından habersizdi.

Görevliler, “İşte burası!” dediklerinde, çevredeki mezarlardan çok daha farklı bir manzarayla karşılaştı. Hoca duasını edip, görevliler toprak atarken, Yağmur karşısında duran, mezarlıktaki tek dikili taş gibi donup kalmıştı. Hocanın “tuhaf bir taş” dediği kadar vardı. Üzerinde ölüm tarihi yazmayan bu taşta, doğum tarihi olarak da ‘14 Şubat 2007’ yazıyordu. Yani tüm bu garipliklerin başladığı günün, dünün tarihi. Herkes işini bitirip gittiğinde tamamlanan manzara, sabahki seladan çok daha ciddi, çok daha soğuk ve bir o kadar da dehşet vericiydi. Gözyaşlarını tutamadı Yağmur. Sanki çok sevdiği dedesi ismini koyarken, “Bir gün gelsin, yağmur gibi gözyaşı döksün” diye koymuştu da o gün gelmişti. Omzuna konan bir el ve ondan daha da yumuşak bir ses, bulutları dağıtmaya yetti:

— Deden,  adını neden Yağmur koydu biliyor musun?

— ………

— Ben söyleyeyim: Nasıl ki yağmur insanlar için bir rahmet vesilesidir, sen de öyle bir rahmete vesile ol ki insanlar kurtulsun.

Nihayet beklediği anın geldiğini anlamıştı Yağmur. Bu kesinlikle oydu: Hizmetkardı. İnsanı kendine getirecek kadar sarsıcı; tüm sıkıntılarını unutturacak kadar dingin; inançla yeniden şahlandıracak kadar ümit dolu bir ses, başka kime ait olabilirdi ki? Bundan ne kadar emin olsa da sırf cevabını merak ettiği için sordu:

— Sen de kimsin?

— Ben Hizmetkarım, tıpkı senin gibi!

— İyi de ben hizmetkar falan değilim.

— Düşünmeden cevap verme! Aslında herkes hizmetkar değil mi? Herkes birilerine hizmet etmiyor mu? Yaşadığın sıradan bir günü düşün. Eşine hizmet etmek için işe gidiyor, patrona hizmet etmek için çalışıyor, devlete hizmet etmek için vergi ödüyorsun. Hadi diyelim ki bunları belirli bir karşılık için yapıyorsun, ya kendine ettiğin kölelik? Her an, içindeki bir sese hizmet ettiğinin farkında değil misin? O “Acıktım” diyor, yiyorsun; “Susadım” diyor, içiyorsun; “Yoruldum” diyor, uyuyorsun. Canı bir günaha girmek istediğinde, sadece sana emretmesi yetiyor, “Hemen Efendim” diyerek, içine düştüğün zillete aldırmaksızın, tüm emirlerini harfiyen yerine getiriyorsun. Yani sen hizmetkarsın, ben ise Hizmetkarım!

Yağmur kendini toparladı, ayağa kalktı ve yavaşça arkasını döndü. Gördükleri karşısında yine nefes almayı unuttu bir an. Hayatında görmeyi en çok arzu ettiği insan, günde en az bir kez hasretle andığı, her andığında tutuşup yandığı, hayattayken hep bir melek sandığı o mübarek insan. Birisi bir rüya görüp de “Ak sakallı Nur Dede” diye anlatırken, “Sen yine dedemi görmüşsün” diyerek latife konusu ettiği, o ak sakallı biricik Nur Dedesi. Hemen boynuna sarıldı. Aldığı koku öylesine büyüleyiciydi ki, ne dedesinin Cennet’ten geldiği konusunda şüphe ediyordu ne de yaşadıklarının gerçek olamayacağı konusunda. Neden sonra, ilk şaşkınlık sırasında fark etmediği bir şey dikkatini çekti. Gözyaşları yanaklarından süzülüp, dedesinin omzuna damladığı anda buharlaşıyordu. Bu sıcaklıktan olsa, ellerinin de yanması gerekirdi. Bir tuhaflık olduğunu sezdiği anda yavaşça geriye çekildi. Olup bitenleri anlamaya çalışıyordu ki, Hizmetkar açıklamalarıyla yardımcı olmasa, hiçbir şeyi anlaması mümkün değildi:

— Ben, Ceyşül-Hayr ordusunun, Mücâhidûn Birliği’ne bağlı, Hizmetkarlar Zümresi’ndenim. Senin eğitimin için özel olarak görevlendirildim. Beni asli suretimde görmeye takat getiremeyeceğin için de sana en sevdiğin kişi şeklinde göründüm ki bu, işimizi kolaylaştıracak.

— Bu söylediklerinden hiçbir şey anlamadım.

— Semalarda başlayan ve yeryüzünde devam eden, binlerce yıllık bir savaşın tam ortasındayız. Bu, kötülük ile iyiliğin savaşı, şeytanlar ile insanların savaşı, İblis ile Adem(a.s)’in savaşı. İyilikler tarafında Ceyşül-Hayr, kötülükler tarafında ise Ceyşül-Şer orduları var…

Tarafını Belli Et!

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-30-2010

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Hizmetkar anlatıyor:

— Hayır, tabi ki zorunluluk diye bir şey olamaz. Bu bir teklif ve tercih meselesidir. Ama şunu unutma ki, tarafsızlık sana hiçbir şey kazandırmaz. Dinle bak:

Bir gün ormandaki hayvanlar iki gruba ayrıldılar: Yürüyenler ve uçanlar. Her iki grup da ormanın yönetiminin kendilerine ait olmasını istediler. Bunun için kıyasıya bir savaşa giriştiler. Bir tek devekuşu tarafsız kalmıştı. Yürüyenler gelip “Bizden ol” deseler, “Ben bir kuşum. Nasıl sizden olurum?” diyordu. Uçanlar gelip “Bizden ol” deseler, “İyi de ben uçamam ki. Nasıl sizden olurum?” diyordu. Sonunda yıllar süren savaş bitmiş, barış ilan edilmişti. Yıllardır birbirlerine kıyan bu iki gruptaki hayvanlar sarmaş dolaş olmuşlar, her gün eğleniyorlardı. Ancak devekuşunu hiçbir zaman aralarına almadılar. Yalnızlıktan yitip gitti. Yani anlayacağın, bir kuş bile tarafını belli etmeli, diyen Hizmetkar, devam etti:

— Hz. İbrahim(a.s)’in ateşe atılacağı günü bir görseydin. Nemrut öyle bir ateş yaktırmıştı ki, yüzlerce metre üzerinden geçen kuşlar bile kavrulup içine düşüyor, metrelerce etrafındaki yemyeşil otlar sararıp kuruyordu. Bir güvercin görüldü gökyüzünde. Gagasında sadece bir damla suyla, tüm kuşların kaçtığı ateşin üzerine doğru uçuyordu. Kaçan kuşlardan biri, onu böylesine deli gibi uçar halde görünce sordu:

“Nereye uçuyorsun böyle?”

“Duydum ki bir ateş yakmışlar, İbrahim’i de içine atacaklarmış. İşte o ateşi söndürmeye gidiyorum.”

“İyi de gagandaki bir damla suyla mı söndüreceksin o devasa ateşi?”

“Ben de bilirim bir damla suyla sönmeyeceğini ama maksat, tarafımız belli olsun.”

Unutma! Cennet’le Cehennem’in arası yoktur. Bu yol ikisinden birine çıkar. Tarafını belli et!

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Padişah Yağmur, konuşmasına devam etti:

— Söyle bakalım Nefis Efendi? Ne kadar oldu beni zindana attıralı?

— Yaklaşık on beş sene Padişahım.

— Bir daha cesaret edebilir misin böyle bir şeye?

— Açıkçası bu size bağlı Padişahım.

Yağmur bu cevabı duyunca bir an durdu. Aceleyle öfkelenmek yerine, biraz düşünmeyi tercih etti. “Yaklaşık on beş sene” dedi içinden. “Bu hemen hemen dedemin vefat ettiği yıla denk gelir. Tabi aynı zamanda, namaz dahil her şeyi bırakıp gafletimin başladığı gençlik yıllarıma. Demek ‘Size bağlı’ derken kastettiği bu. Kızarsam yanlış olur.”

— Vicdan Efendi! Neden şehrimizde bir cami göremem?

— Beni mazur görün Padişahımız ama rahmetli dedenizin yaptırdığı camiyi Başvezir yıllar evvel yıktırmıştı.

— Yaklaşık on beş sene evvel mi?

— Evet efendimiz.

— Bu arada Hizmetkar Efendiyi de “Yönetici Asistanı”m yapıyorum, dedi Yağmur ama kimse anlamamış gibiydi. Hemen düzeltti:

— Yani “Özel Danışman”ım yapıyorum. Tabi kendisi de kabul ederse.

— Ne demek Padişahım, benim için şereftir.

— O halde ilk işiniz, Nefis Efendi’nin odasını teftiş etmek olsun. Çalışma odasının anahtarlarıyla birlikte, yanınıza birkaç asker alarak denetleme yaparsanız çok memnun olurum. Ha bu arada, çekmece anahtarlarını da alın lütfen. İhtiyacınız olacak.

Nefis Efendi neye uğradığını şaşırmıştı. Kıpkırmızı bir halde anahtarları Hizmetkar’a uzattıktan sonra tam salondan çıkıyordu ki ilk isyanını görmemezlikten gelmedi Yağmur.

— Destur verilmedi Nefis Efendi, derken, artık onların anladığı dilden konuştuğunu hissediyordu.

— Bugün sabah konuştuğunuz hizmetçinin adını da öğrenmek isteriz.

— Ruh Hazretleri, sıradan bir hizmetçiydi işte.

— Adı nedir dedik Nefis Efendi?

— Şeyy… Vesvâs (Vesveseci), Padişahım.

Yağmur, hemen oradaki iki askere seslenerek,

— Tez gidin, Vesvâs ismindeki hizmetçiyi yakalayıp zindana atın. Onun hesabını sonra göreceğiz.  Size gelince Nefis Efendi! Sizin için ilk cezam, sarayın hemen yanına büyükçe bir cami yaptırmanız olacak. Siz de işçilerle beraber çalışacaksınız. Ayrıca her vakit namazda sizi en ön safta göreceğim.

— Yarın sabah başlayalım efendim.

— Hayır, Nefis Efendi! Hemen şimdi başlanacak. Seni şimdiden açıkça uyarıyorum: Eğer benim emrettiğim şekilde değil de kendi keyfine göre hareket edecek olursan; seni önce, ekmeğin ve suyun serap olduğu Oruç Çölü’ne sürerim. Sonra çok kıymetli iki adamın olan Uyku ve Rahat’la arkadaşlığını keserim. Eğer bunlar da yetmezse seni Başvezirlik makamından alır, hela temizleyicisi yaparım. Vallahi, billahi, tallahi yaparım!

Padişahın konuşmasının sonunda ettiği her bir yemin, birer balyoz gibi inmişti Nefis Efendi’nin başına. Durumun ciddiyetini ifade etmesi açısından bu yeminler çok önemliydi. Padişah bunca insanın önünde ettiği bir yemini bozacak değildi ya! Nefis Efendi’nin ve tabi denetçisi Vicdan Efendi’nin işe koyulmak için çıkmalarının hemen ardından, Hizmetkar telaşla içeri girdi.

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Yağmur hemen bir emirle, tüm halkın sarayın önünde toplanmasını istedi. Gece vakti aniden düzenlenen bu organizasyon, anlatacaklarının önemini ifade etmesi açısından da uygundu. İnsanlar yavaş yavaş toplanırlarken, o da konuşacakları üzerinde iyice düşünme fırsatı buldu. Ne de olsa bu, padişah olarak halkına ilk seslenişi olacaktı. Herkesin hazır olduğu haberi gelip de sarayın geniş avlusuna bakan balkonda yerini alınca, kalabalığın uğultusu birden kesildi. Artık Padişah konuşacaktı:

— Çok kıymetli halkım. Sanırım saray erkanı haricinde, içinizde beni daha önce gören olmamıştır. Bugüne kadar sizleri fazlasıyla ihmal ettiğimin farkındayım ve bunun için çok üzgünüm. Ancak gecenin bu vaktinde sizleri buraya toplamaktan muradım hasret gidermek değil, hızla yaklaşan bir tehlikeye karşı sizleri uyarmaktır, dediğinde, kalabalıktan bir uğultu yükseldi.

— Yaklaşık kırk sekiz saat sonra, insanlık tarihinde karşımıza çıkabilecek en büyük düşman, devasa ordusuyla beraber ülkemize saldıracak. Öyle bir ordu ki, şimdiye kadar uğradığı hemen hemen her ülkeyi yerle bir etmiş ve bir çekirge sürüsü misali, tüm kaynaklarını kurutmadan da terk etmemiştir. Arkalarında sadece kan, gözyaşı ve duman bırakan bu aşağılık ordunun sıradaki hedefi biziz, dediğinde ise artık uğultular, yerini çığlıklara bıraktı.

— Şimdi beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Sizlere daha yeni kavuştum. Sevginizi yüreğimde hissetmeden, dertlerinizle dertlenmeden, acılarınızı dindirmeden, gözünüzdeki yaşları silmeden de ayrılmaya hiç niyetim yok. Şu halde bugün bizim için bir musibet değil, yekvücut olmamız için bir fırsattır. Eğer dediklerimi yaparsanız, size Allah için yemin ediyorum ki, o aşağılık düşmanı “İman Vadisi”ne gömeceğiz, deyince, kalabalık, sanki boğulmak üzereyken uzatılan ipe can havliyle sarılır gibi hep bir ağızdan,

— Emret Padişahımız! Padişahımız emret! Ne istersen yaparız, diye haykırıyorlardı. Padişah Yağmur devam etti:

— O halde yapılacak ilk iş, (eliyle işaret ederek) sarayın avlusunda inşası başlanan bu camiyi bitirmek olacak. İki gece sonra hepimiz bu camide toplanacak ve şimdiye kadarki günahlarımızdan dolayı af dileyeceğiz. Açık söylüyorum: Kılıçları ateş, atlarının nefesi duman, çığlıkları deprem olan böyle bir orduya karşı Allah’ın yardımı olmaksızın hiçbir şey yapamayız. Eğer biz üzerimize düşeni yerine getirirsek, Allah da Muhâribûn Zümresinden askerleriyle bizi destekleyecektir, dediğinde, halk biraz olsun rahatlamıştı. O sırada kalabalıktan biri Padişah’a seslendi:

— Padişahımız eğer uygun görürse, biz de ordumuzla destek olmak isteriz.

Tüm meraklı gözlerin üzerine çevrildiği bu kişi Namahrem Sultan’dı. Devam etti:

— Komşunuz olan babam “Dost Hazretleri” bu mücadelede size yardımcı olmaktan mutluluk duyacaktır. Yağmur bu düşünceli teklifi nazikçe kabul etti:

— Dost Hazretleri’nin yardımını memnuniyetle kabul ederiz. Yanınıza alacağınız silahlı on süvariyle hemen yola çıkabilirsiniz. Ordunuz ne kadar çabuk burada olursa o kadar iyi olur. Taktiklerimizi belirlemek için fazla vaktimiz yok.

Bu arada kalabalık, gelecek olan bu yardımla biraz daha rahatlamış, sevinçlerini seslendiriyorlardı:

— Padişahımız çok yaşa!… Padişahımız çok yaşa!…

— Haydi Yağmur Ülkesi’nin seçkin insanları! Hemen işe koyulalım, deyince, herkes bir yana koşturmaya başladı.

Gecenin karanlığına ve tüm yorgunluklarına rağmen ümit dolu gönülleriyle bu insanlar, kah taş taşıyor, kah kum getiriyor, kah su çekiyorlardı. Padişahın da aralarına katılmasıyla manzara tamam olmuştu. Sanki Medine’deki ilk mescidi inşa ediyorlardı.

Nefis Ölür Mü?

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-30-2010

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Hizmetkar ve Yağmur arasında geçiyor.  Hizmetkar, Nefis Efendi’den bahsediyor:

— Bu kadar şaşırman çok normal tabi, henüz iyi bir tarafını görebilmiş değilsin. Ama bu, bakış açınla da alakalı biraz. Bir de şöyle düşün: Nefis Efendi eğer bir şeyi kafasına koyduysa, o iş tamamdır. Hayatında ondan daha inatçı, ısrarlı, istekli başka bir varlık göremezsin. Sorun sadece, sonunda kendisi için de pişmanlık sebebi olacak şeyler istemesinde. Bu haliyle aynı bir çocuğa benzer. Çocuklar da kendilerine zarar verecek şeyleri isterler ama hiçbir anne baba bunun için çocuğunu öldürmüş değildir. O halde senin de yapman gereken şey, Nefis Efendi’yi idam ettirmek değil, terbiye etmek olacak.

— Fakat onu Oruç Çölü’ne sürdüğümü ve oradan nasıl kaçtığını siz de biliyorsunuz. Başka ne yapabilirim ki?

— Yıllardır alıştığı bunca rahatı ve bolluğu birden kesersen, tabi ki onu isyan ettirirsin. Halbuki böyle zamanlarda ‘tedricilik’, yani işleri kademe kademe yapmak şarttır. Hemen ilk başta Oruç Çölü’ne sürmek yerine, günlük ziyafet sofrasında bir değişikliğe gitmekten başlayabilirdin. Türlü türlü yiyeceklerle dolu sofralar günde altı kez gelip gidiyorsa, o halde ilk yapman gereken bu yiyeceklerin çeşitliliğini azaltmak olmalıdır; sonra da öğünlerini. Bu şekilde yaparsan onu isyan ettirmeden belli bir disipline sokmuş olursun. Uyku için de aynı şey geçerli. Yıllardır kuş tüyünden döşeklerde günde on saat keyfe alışmış Nefis Efendi’yi, uyku saatlerinden azar azar kısarak disipline etmiş olursun. Zamanla senin belirlediğin programla yaşamaya alışan Nefis Efendi, bir süre sonra senin kurallarınla da yaşamaya alışacaktır. Bu yemek ve uyku meselesini sonra detaylıca anlatacağım sana. Şimdi daha öncelikli olan işleri halledip gitmemiz lazım.

— Ne gibi işlerden bahsediyorsunuz?

— Nefis Efendi’nin sana isyan etmesine sebep olan çok önemli bir şey var: Beslendiği kaynak. Seninle şehre ilk geldiğimizde, sarayın hemen arkasındaki göle dökülen beş büyük nehri görmüş olmalısın. Şehrin tüm halkı, Nefis Efendi de dahil, bu gölün suyundan ve yine o sudan faydalanan hayvanlarla bitkilerden besleniyorlar. Bu nehirler; “Göz Nehri”, “Dil Nehri”, “Kulak Nehri”, “Mide Nehri” ve “El-ayak Nehri”dir, diyen Hizmetar, ekledi:

— İşte İblis, yıllardır bu nehirlere karıştırdığı zehirli maddelerle, tüm halkı yavaş yavaş hasta etmeyi başardı. Artık hiçbiri sağlıklı düşünemiyor, doğru kararlar alamıyor, kendileri için iyi ve kötü olanı seçemiyorlar. Sebil dedikleri o içkiler şehre nasıl giriyorlardı sence, dedi ve devam etti:

— İlk yapmamız gereken şey, gölün hemen kenarına bir arıtma tesisi kurmak olmalı. “‘Tövbe Arıtma Tesisi” adını vereceğimiz bu oluşum ile artık dışarıdan gelen hiçbir şeyi, bu tesiste arıtmadan kullanmayacağız. Bir sonraki adımda da Vicdan Efendi tarafından özel olarak yetiştirilmiş askerleri, bu beş nehrin de kaynaklarına kadar her on metresinde bir yerleştireceğiz. Üzerinde “Günah A.Ş.” yazılı hiçbir fıçının bu nehirlere atılmasına izin vermeyecekler… … …

Herkes Hata Eder!

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-30-2010

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Yağmur ayağa kalktı ve yüzünü Hizmetkar’a dönerek:

— N’olur beni affedin ama ben bu işi yapamayacağım. Ben daha kendi kendime yardımcı olamazken başkalarına nasıl yardımcı olayım? Beni mazur görün ve lütfen bu mukaddes yüzüğü hak eden birine verin, dedi ve avucundaki yüzüğü uzattı. Hizmetkar yine o derin tebessümü ve sakin haliyle yüzüğü aldı, sonra da Yağmur’un parmağına tekrar taktı.

— Acele karar verme, gel şöyle oturalım da anlatacaklarımı iyi dinle, diyen Hizmetkar, Yağmur’u kolundan tuttu ve mezarın kenarına oturdular. Ardından anlatmaya başladı:

— Yolculuğumuz ilk nereden başlamıştı hatırlıyorsun değil mi? İblis’in Hz. Adem’e olan düşmanlığını ve ilk mücadelelerindeki zaferini beraberce görmüştük. Hz. Adem’in bu mağlubiyetten sonra bir ikincisini tekrar ettiğini görmüyoruz, sence neden?

— Hiçbir fikrim yok?

— Peki, o zaman biraz senin anlayacağın dilden anlatayım. İhtiyaçlar hiyerarşisi denilen bir şey var. Yani insanlar bazı ihtiyaçlarını karşılamadan, daha sonraki ihtiyaçlarının farkına varmazlar. Mesela bir adam düşün; çırılçıplak bir dağın üzerine bırakılsa önce neye ihtiyaç duyar?

— Tabi ki üzerine giyecek bir şeylere.

— Çok doğru! Diyelim ki uzun arayışlar sonrası bu ihtiyacını karşıladı, ya sonra?

— Muhtemelen karnını doyurmak ister.

— Kesinlikle! Su ve yiyecek ihtiyacını karşılamak isteyecektir. Bundan sonra da sığınacak bir yer bulmak ister tabi. Sonra da ihtiyaçlar hiyerarşisi bu şekilde devam eder gider. Karşılanan her bir ihtiyaçtan sonra, bir yenisi hissedilmeye başlar. Sence bu durumdaki bir adam, üzerine giyecek bir şey bulmak ya da karnını doyuracak bir şeyler aramak yerine, zevki, keyfi veya rahatı düşünür mü?

— Hiç sanmıyorum!

— İşte Hz. Adem de ilk hatasının ardından bu şekilde cezalandırıldı. Üzerlerindeki cennet elbiseleri alınıp dünyaya, bir dağın tepesine konuluverdi. Dikkat edersen aslında bu bir ceza değil, sadece basit ihtiyaçlarına yönelsin ve şeytanın aldatmacalarına kanmasın diye yapılan bir yardımdı. Bu durumdaki Hz. Adem sadece o anki ihtiyaçlarına odaklanmıştı. İçinde bulunduğu durum o kadar sıkıntı vericiydi ki, şeytanın davet ettiği zevklere, eğlenceye ya da rahata ayıracak ne vakti, ne kuvveti, ne de imkanı vardı.

— Aslında mükemmel tespitler bunlar. Ben de bir keresinde beş kuruş parasız kalmıştım. Evimden uzakta bir üniversite öğrencisiydim ve sınava bile yürüyerek gitmek zorunda kalmıştım. Yorgun argın eve döndüğümde şöyle bir düşünmüştüm. Cebimde para olmayınca beni dışarı çağıran hiçbir şey de yoktu. Hatırlıyorum da birkaç gün hiç evden çıkmamıştım. Tabi hiç günaha da girmemiştim. Sadece evdeki bakliyatla karnımı doyuruyor, daha fazlasına imkanım olmadığı için halime şükrediyordum.

— Burada bir şey daha var ve seni yakından ilgilendiriyor. Hz. Adem, kavuşmak için hiçbir çaba sarf etmediği onca nimetin içinden çıkarıldı ve geriye kalan tüm hayatını doğrulukla geçirmesi şartıyla, bu nimetler tekrar kendisine vaat edildi. Genelde insanların yaradılıştan gelen durumları böyledir. Bir şeye sahip olmak için ne kadar çok gayret sarf ettiysen, ona kavuştuğunda da kıymetini o kadar iyi bilirsin. Aynı şey senin içinde geçerli. Tanışmamızdan sonra kavuştuğun manevi nimetleri bir düşünsene. İstediğin anda gerek kendinin, gerekse başkalarının iç dünyalarına girebiliyordun. İnsanların göremediği düşmanı sen artık değil sadece görmek, isimleriyle ve vazifeleriyle tanıyordun. Ama zahmetsizce sana verilen bu nimetler şimdi senden alındı. Henüz tanımadığın “A’ver” ismindeki bir şeytan seni aldattı.

“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm

Artık uyanmak için saate dahi ihtiyaç duymayan Yağmur, tam iki saat sonra uyandı. Ancak etraf, sönen mum nedeniyle zifiri karanlıktı. Sanki mağaranın ağzından içeri doğru bir karartının hareket ettiğini gördü. Hemen Hizmetkar’dan iki gün önce öğrendiği şu duayı etti: “Eûzu bi kelimâtillahittâmmâti min şerri mâ halaka.”(Yarattıklarının tüm şerrinden, Allah’ın tam kelimelerine sığınırım) Ardından el yordamıyla, içinde eşyalarının bulunduğu poşeti buldu ve içinden yeni bir mumla, çakmağı çıkardı. Tam çakmağı ateşleyip mumu yakmıştı ki karanlıktan biri ya da bir şey, üfleyerek mumu söndürdü. Bu birkaç kez tekrarlanınca, belirsiz karanlığa doğru seslendi:

— Kim var orada?

Aslında bu soruyu, tahmin ettiği cevaptan emin olmak için sormuştu. Çünkü muma üfleyen nefes çok tanıdık bir kokuydu. Aynı kokuyu, İblis’in karargahında da almıştı. Bundandır ki cevap Yağmur’u hiç şaşırtmadı:

— Ben, kimsesizlerin kimsesi; yalnızların dostu; arayanların bulduğuyum.

— Allah’ın düşman diye tanıttığından, dost mu olurmuş be mel’un? Bırak şu mumu yakayım da öyle söyle ne söyleyeceksen, diye cevapladıktan sonra, aralarında şöyle bir konuşma geçti:

— Bana bak genç adam! Bir iki gün mağaraya kapanınca evliya mı kesildin başıma? Sakın bana bilmişlik taslama, yoksa canını çok kötü yakarım.

— Eğer bunu gerçekten yapabilecek olsan, bir an bile durmazdın. Ancak sen, Allah’ın izni dışında hiçbir şey yapamazsın.

— Peki Allah’ın buna izin vermediğini nereden çıkardın?

— Eğer biricik Rabbim, böyle bir şeye izin verip de beni imtihan etmek isterse, ben ondan sadece sabır dilerim.

Karşısındaki avının korkusuzluğundan etkilenen şeytan, başka bir yola saptı:

— Neyse, bırakalım şimdi bunu da sen burada ne yapıyorsun ondan haber ver.

— Seni kendine dost sanacak kadar aldanan ve vaatlerine kandığı için bana ihanet etmeye kalkan Nefis Efendi’ye, tahtın sahipsiz olmadığını öğretiyorum.

— Ne beyhude uğraş. Yazık sana be adam! Nerede görülmüş Nefis Efendi’nin benden ümit kestiği? Birileri seni fena kandırmış. Bunca açlık, susuzluk, uykusuzluk ve yorgunluktan sonra ne kalacak yanına? Ben söyleyeyim: Hiç! Dışarı çıktığında, yine Nefis Efendi ben ne emredersem ona uyacak. Komutan Şehvet ve Öfke’yle; olmadı, arkadaşların Uyku ve Rahat’la; o da olmadı, kibirle, hasetle, riyayla, gıybetle, yalanla; velhasıl bir şekilde seni aldatacak. Benden kurtulmak mı istiyorsun? Ya bana teslim olursun ya da canına kıyarsın. Atan Adem’i bile kandırmışım ki; seni mi kandıramayacağım?

— Peki ya İbrahim (a.s), İsmail (a.s), Hacer? Onları neden kandıramadın?

— Ha! Kim söylemiş kandıramadığı mı? Öyle bir kandırdım ki…

— Sus, alçak yaratık! Her şeyi gözlerimle gördüm.

— Ha doğruu! Sen şu karargahtaki Hizmetkar’sın. E canım sen onlara ne bakıyorsun? Onlar peygamber ve ailesi. İbrahim’in Ceyşül-Şer’le ilgili bildiklerini kim bilse, oyunlarımıza kanmaz zaten.

— Hiç merak etme, pis yalancı! Dasim’le, Zelember’le, Kamîr’le, Mısvet’le, Seber’le, Humâr’la, Hınzep’le, Velhan’la ve o aşağılık A’ver’le tek tek tanıştık. Geriye daha ne kadar birliklerin varsa onlarla da tanışacağız. Onlar da beni tanıyacaklar. Başınıza bela olacağım. Asıl siz benden korkun. Hilelerinizi, oyunlarınızı, silahlarınızı ve zaaflarınızı tek tek öğreniyorum. Yakında eğitimim tamamlanacak ve hepinizin karşısına dikileceğim. O, hilelerinizden habersiz, oyunlarınız karşısında çaresiz, vaatlerinizi görünce iradesiz, zavallı insanları, sizin pençelerinizden kurtarmak için hayatımı adayacağım, ruhumu adayacağım, gerekirse cennetimi dahi adayacağım!..

İblis bu kadarını hiç beklemiyordu. Anlaşılan yine istihbarat biriminin iş bilmezliği yüzünden, karşısında düşmanca duran bu adamı yanlış değerlendirmişti. Hemen dahiyane zekasıyla bir manevra yaptı. Daha evvelki tecrübelerinden biliyordu ki az sonra söyleyecekleri, bu kendini beğenmiş adamın işini bitirirdi. Elindeki en kuvvetli silahıydı ve buna çok güveniyordu. Nişanını almış ve son okunu atmaya hazırdı:

— Aferin delikanlı! Seni gerçekten tebrik ederim. Cesaretin, imanın, adanmışlığın ve kararlılığın takdire değer. Çok etkilendim. Eğer sendeki şu inancın zerresi bir insanın kalbinde olsun, artık ondan ümit keserim. Hazîretül-Kuds, seni böyle özel olarak yetiştirdiğine göre belli ki sen çok müstesna bir şahsiyetsin. Hatta öylesine müstesnasın ki bundan sonra beni bile değil düşmanın, dostun olarak bil. Senin gibi ne yaptığını, neye inandığını bilen birine kim olsa gönlünü açar. Artık benden sana zarar gelmeyeceğine inanabilirsin. Bir daha yoluna çıkıp da senin gibi biriyle kötü olmak istemem. Bir Ömer (r.a) vardı, gördüğümde yolumu değiştirdiğim; şimdi bir de sen olacaksın.

Bunları söylerken o kadar samimi görünüyordu ki, neden bu silahının çok etkili olduğu hemen anlaşılıyordu. Bunca sözün içinden bir tanesi, Yağmur’un dikkatini daha fazla çekmişti. İyi ki de böyle olmuştu yoksa ok, hedefi çoktan vurmuş olacaktı:

Dualar Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

İftar sofrasında Alâyil Hoca, halimi anlamış olacak ki beni yanına çağırdı ve masasına buyur etti:

— Hayırdır Enes, seni pek bir sıkıntılı gördüm?

— Efendim… bilmiyorum… İçimde garip bir his var. Sanki içim daralıyor, nefes alamıyorum.

— Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi, her derde devadır. Bir ismin size verilmemesi, ondan istifade edemeyeceğiniz anlamına gelmez. Mesela El-Basît ismini ele alalım. “Açan, genişleten, bolluk ve ferahlık veren” anlamlarına gelen bu ismin zikri ve fikri, inanan bir insanın tüm darlıklarını giderir, sînesine genişlik ve huzur verir.

— Ancak efendim, nedense biz söyleyince olmuyor. En basitinden, dün Yağmur yok diye aydınlık odada uyumak zorunda kaldık. Biz de onun söylediklerini söylüyoruz ancak ışık bir türlü sönmüyor!

— Yağmur dün gece odasında yok muydu?

Eyvah! Galiba pot kırmıştım.

— Iıı… şey… Özür dilerim, bilginiz vardır diye düşünmüştüm.

— Bilmem, benim yok! Senin de yoktur herhalde, derken göz kırpınca ne demek istediğini anladım. Alâyil Hoca açıklamaya devam etti:

— Kişi el açıp dua eder ve kabul olmasını bekler. Örneğin: “Yâ Rabbî! Rızkımı genişlet!” der. Bunu diyen kişinin öncelikle O’nu “Rabb” yani “Terbiyeci” sıfatıyla kabul etmiş olması gerekir. Bir terbiyeci, yaptığı iş gereği bazen ödüllendirir bazense cezalandırır. O halde kişi, hayatındaki güzellikleri Rabb’den yani terbiyecisinden gelen bir mükafat olarak görüp şükretmeyi bilmelidir. Ya da musibet ve sıkıntıları O’ndan gelen birer uyarı olarak algılayıp ders almalı, isyan etmeyip sabretmelidir. Bunu yapamıyorsa Allah’a “Yâ Rabbî” yani “Ey Rabbim, ey beni terbiye eden” diye seslenmesi boşunadır. Sonra, “rızkımı genişlet” diyorsa rızk veren Rezzâk’ın sadece O olduğuna şüphesiz iman etmelidir. Böyle dediği halde hâlâ rızkı kullardan bekleyen kişi, Rezzâk ism-i şerîfini anlayamamış demektir. Zaten anlayanın münacatı da rızk için olmaz. Ne güzel demiş İbrahim Hakkı Hazretleri:

Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya!

Sebepler halk eder Hâlık, kerem bâbın kapatmaz ya!

Benim Hakk’a münacâtım, değildir rızk için hâşâ!

Hüdâ Rezzâk-ı âlemdir, rızıksız kul yaratmaz ya!

Alâyil Hoca hiç unutmayacağım bu öğüdünü şöyle tamamladı:

— Şimdi sana gelince… Sen, “Yâ Basît, kalbimi genişlet!” diyeceksen kalbinin sahibinin ancak Allah olduğunu kabul etmeli ve gönül sarayında O’ndan gayrı her ne var ise dışarı atmalısın. Anlaştık mı?

Anlaşmaz mıyız canım hocam? Ne de güzel izah etmişti. Demek ki bizler sadece kuru sözlere kaptırıyorduk kendimizi. Manasından, hakikatinden uzak bir sürü laf kalabalığıydı aslında dualarımız. Yaptığımız, bu haliyle şuna benziyordu sanki: Adamın biri, sevgilisinden yıllarca hasretle beklediği mektubu sonunda alır. Zarfta onun adını görünce başlar öpüp koklamaya. Saatler geçmiş, adam hâlâ zarfla meşguldür. Sevdiğinin orada yazan ismini tekrar tekrar okur, söyler, sayıklar… Sonra birden bire içinde bulunduğu evi yıkılır ve adam da altında kalarak can verir. Cenazesini defnettikten sonra bir arkadaşı, “Ölmeden önce elinde bu mektup varmış. Açıp okumaya fırsat bulamadan gitmiş rahmetli. Şimdi izin verirseniz sizlerin huzurunda okumak istiyorum. Umarım o da kabrinde bunu işitiyordur.” der ve zarfı açar. Adamın sevdiğinden gelen mektup sadece iki satırdır: “Evin göçtü göçecek. Seni dışarıda bekliyorum.”

Aile Hayatı Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

Bizim takımda Ben, Mesut ve ilk gün şelale merakıyla tanıdığımız Muhterem vardı. Akif, son olaylardan sonra Umut’la aynı takımda olmak istemese de Umut ne yapmış etmiş, Akif’i kandırmanın bir yolunu bulmuştu. Allah’tan, Es-Sabûr ismini alan Selçuk da onlarla birlikteydi de ikisi arasında bir tampon olabilirdi. Odalardan birine girdik. Üzerinde “İstihbarat Notları” yazan üç adet dosya masanın üzerindeydi. Bir süre dosyayı inceledik. Haber kaynağımız Gönül Çelik isminde bir Hizmetkardı. Rapor ettiğine göre akrabası olan Serpil’in beş yıllık evliliği sallantıdaydı. Eşi Murat’la yaptığı tartışmalar son altı ayda daha da şiddetlenmiş, çift, dört yaşındaki kızları Şeyma’ya rağmen neredeyse boşanma noktasına gelmişti. Tüm bunların arkasında yatan asıl sebepse ikinci sınıfta iyi bir “Dasim” olmak isteyen, Lanetliler Okulu birinci sınıf öğrencisi bir şeytandı.

Dasim: Aile fertlerinin, akrabaların, dostların, kısacası insanların arasını açan, gereksiz kavgalar çıkarıp onları ayıran şeytanlara verilen isimdi. En güçlü silahı vesveseydi. Ortada hiçbir sebep yokken bile herhangi bir şeyi fitne haline getirebilirdi. Kurbanları arasında çok hızlı gidip gelmesi gerektiğinden vesnef kullanmada ustaydı. Rapordaki bilgiler özetle böyle iken en alta düşülen not, yüz on bir numaralı simülasyon odasına gitmemiz gerektiğini bildiriyordu.

Mesut,

— Kurbanlar iki kişi. Onun için Enes, sen Murat’a, Muhterem, sen de Serpil’e yardımcı ol. Boşanmayı Allah yasaklamamış ancak Efendimiz (s.a.v): “Allah’ın en sevmediği helâldir.” şeklinde ifade etmiş. Ayrıca ortada bir de dört yaşındaki masum yavru var. Düşmanın vesveselerine karşılık elimizdeki en büyük koz o olacak. Haydi, nevâirlerinizi takın da geç kalmayın.

Sırt çantalarımızı da alıp görüntü ve ses kontrolü yaparak Simülasyon Merkezi’ne geçtik. Giriş katta oda numaraları yüz birden başlıyordu. Yüz on bir numaralı kapının önünde durunca aklıma Matrix filminden bir sahne geldi. Belki hatırlarsınız: Uzun bir koridorda yan yana sıralanmış bir sürü beyaz kapı. Her biri ayrı bir simülasyon programına açılıyordu hani.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde Serpil’le Murat’ın evinde olduğumuzu fark etmemiz uzun sürmedi. Dört yaşındaki küçük Şeyma yaşlı gözlerle, salonda tartışan anne babasına bakıyordu. Aralarında hızla gidip gelen şeytanı görebilseydi belki o bile durdurabilirdi bu gereksiz kavgayı. “Durun!” derdi. “Şu aşağılık yaratığın sizinle nasıl oynadığını, beni nasıl ağlattığını görmüyor musunuz? Değer mi gözümden akan bir damla yaşa? Sizin şu kavganız incir çekirdeğini doldurmazken benim akıttığım gözyaşının sabır tasımı nasıl taşırdığını anlamıyor musunuz?”

 Aslında o masum bakışları çığlık olmuş tüm bunları haykırıyordu da Serpil’le Murat’ın kulakları, vesnefin fısıltısından başka bir şey duymuyordu…

Vakit kaybetmeden çantalarımızdan münâdîlerimizi çıkardık ve salona geçtik. O sırada şeytan, Murat’a şunları fısıldıyordu:

Zaten beni ne zaman anladı ki? Varım yoğum iki arkadaşım. Onlarla da görüşmeyelim, iyi valla… Sanki kendine koca değil, pazardan köle almış…

Daha ben ağzımı açmadan Murat konuşmuştu bile:

— Evlendiğimizden beri iki arkadaşımı çekemedin. Ama söz konusu senin arkadaşların olsa toz kondurmazsın. Ben senin kölen değilim tamam mı? Ben bu evin erkeğiyim…

İşimiz gerçekten zordu. Henüz Murat sözünü bitirmeden şeytan Serpil’le işini bitirmişti bile! Serpil’e ise sadece şeytanın vevesesini tercüme etmek kalmıştı:

— Sana arkadaşlarınla görüşme diyen mi var? Sorun onlarda değil sende zaten! Ne zaman yanlarına gitsen evli olduğunu unutuyorsun. Halbuki evlenmeden önce böyle miydin? Hoş, böyle olduğunu bilsem seninle evlenir miydim acaba?

Muhterem’le ikimiz ellerimizde münâdîlerle kalakalmıştık. Ne yapacaktık, nereden başlayacaktık? Şükürler olsun ki Mesut vardı. Hemen talimatını verdi:

— Önce ikisini de oturtun.

Bu çok iyi bir fikirdi. Efendimiz (s.a.v)’in, “Bir kişi öfkelendiğinde ayaktaysa otursun, oturuyorsa yatsın.” tavsiyesi gelmişti aklıma. İkisine de bir yere geçip oturmalarını fısıldadık ve oturdular. Bu ilk hamlemizdi ve başarılı olmuştuk. İyi bir başlangıçtı. Mesut’a teşekkür ettikten sonra Murat’a şunları fısıldadım:

— Aah… Serpil… Seni ne de çok sevmiştim. Hoş… gerçi hâlâ seviyorum. Ama neden anlaşamadığımızı bilmiyorum. Biri gelse dese ki “Neden tartışıyorsunuz?” yemin ediyorum sebebini söylemeye utanırım. Aslında sebep demişken… Biz neden tartışıyorduk ki?..

Mesut,

— Bravo Enes, çok iyi gidiyorsun, derken şeytan, vesnefin ağzına dayadığı kulağını çekti ve konuşmaya başladı:

Neden olacak, Serpil’in bencilliğinden. Sadece kendini düşünüp hep onunla ilgilenmemi istemesinden. Aynı şeyi annemle babama da yapmamış mıydı zaten? Zavallılar evimize adım atamaz oldu. Onları da çıkarttı ya hayatımdan, nasıl mutludur şimdi?

Bana sıra gelmeden Murat başladı yine:

— Senin yüzünden annemle babamla bile görüşemez odum. Ne olurdu sanki…

Tartışma tekrar alevlenmişti. Düşmanımız çok zorlu çıkmıştı. Çaresizce ne yapacağımızı düşünürken Mesut’un aklına muhteşem bir fikir geldi:

— Muhterem, Enes, şimdi ikinizden de benim söyleyeceklerimi aynı anda tekrarlamanızı istiyorum.

İkimiz de münâdîlerimizi sıkıca tuttuk ve can kulağıyla dinlediklerimizi Serpil’le Murat’a aynı anda fısıldadık:

“Aslında beni çok sevdiğini biliyorum. Ben de onu çok seviyorum. Şu geçen beş yılda nice sıkıntıları beraberce atlattık. Bunun da üstesinden gelebiliriz. Aramızda kopmaz bir bağ var. Bunu hissedebiliyorum. Hatta o kadar ki… Sanki şimdi sağ elimi havaya kaldırsam o da kaldıracak gibi… İlginç, evet, hissedebiliyorum… Bunu denemeliyim.

İnanılmaz bir şeydi, işe yaramıştı.

— Bravo Mesut, harikasın, çok dahiceydi, dedim. Çünkü ikisi de aynı anda yavaşça sağ ellerini havaya kaldırıp bir an donup kalmışlardı. Şaşkınlığını atlatan Murat hemen elini kafasına götürüp kaşırken Serpil de başındaki örtüyü düzeltiyormuş gibi yaptı.

Bu arada şaşıran sadece ikisi değildi. Şeytan da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Onun bu duraklamasından faydalanmak isteyen Mesut,

— Çok güzel, şeytana fırsat vermeden devam etmeliyiz. Şimdi şunları söyleyin, dedi.

“Aramızdaki bağı anlamak için bunlara da gerek yok aslında. Biricik yavrumuz Şeyma; sevgimizin, birlikteliğimizin, bir aile olduğumuzun en güzel ispatı değil mi? O her ikimizin canından ortak bir parça değil mi? Onu çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz halde bu kadar üzmeye hakkımız var mı?

Az önceki bağrışmalar esnasında duyamadıkları bir şey, şimdi ikisinin de bam telini titretmişti. Bu, hüznün namesiydi… Bu, kırık bir kalp iniltisiydi… Koridordan gelen bu ses, küçük Şeyma’nın hıçkırıklarından başka bir şey değildi…

Ana yüreği ya… Serpil koştu koridora, getirdi Şeyma’yı… Onun gözlerindeki yaşı silerken kendininkilere hakim olamadı… Halbuki şu evi şenlendirmeye bir çocuk kahkahası yeter de artardı. Sağ olsun Murat beni kırmadı ve dediğimi yaptı…

Kapıdan çıkarken, duyduğumuz iki şey vardı: Şeyma’nın kahkahası ve şeytanın feryadı…

Sabah Namazı Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

Sabah Namaz’ı Simülasyonu

 Tarık yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Mekrail Hoca’nın,

— İşte, Hınzep bu, dediği çirkin yaratık yatağın hemen başucundaydı. Boş durmuyor, ara sıra Tarık’ın açılan üstünü örtüyor, başını okşuyor, tatlı uykusundan uyanmaması için elinden geleni yapıyordu. Ezan sesini duyunca birden çıldırdı. İki eliyle kulaklarını tıkamış kaçacak yer arıyordu sanki. Ama çaresiz dönüp dolaşıp uyanmasından korktuğu Tarık’ın yanına geliyordu. İç cebinden tıpaya benzer iki küçük şey çıkardı. Düşmanbilim eğitmenimiz Akharil Hoca,

— Hınzep’in elinde gördüğünüz o şeylerin adı, “tarşa”, bir çeşit tıpa. Neyden yapıldığını öğrenmeye hazır mısınız? Bu biraz mide bulandırıcı olabilir: Hayatını; ezanı duymadan, davetine icabet etmeden tüketen insanların kulak kirinden yapıyorlar. Günde beş kez abdest alan birinin kulağında kir olmaz zaten değil mi? Şeklinde açıkladı.

Bu sırada Hınzep, Tarık’ın her iki kulağını da tıkamıştı. Mekrail Hoca, Kubilay’a hitaben,

— Şimdi sağ kulağındaki tarşayı yavaşça çıkar, dedi. Ne olduğunu bilmese işi daha kolay olabilirdi ancak Kubilay tiksinse de ciddiyetini bozmadan denileni yaptı. O an Tarık ezan sesini duymuş olacak ki kıpırdanmaya başladı. Hınzep panikledi. Sorunun ne olduğunu anlayana kadar da Tarık gözlerini açmıştı. Hınzep vakit kaybetmeden tarşayı kulağından çıkardı ve hazırladığı vesnefi sol kulağından içeri sarkıttı. Mekrail Hoca talimatını verdi:

— Hemen size verdiğim çantayı açıp içinden münâdîyi çıkarın… Şimdi ince ucunu sağ kulağından içeri yavaşça sokun…

Bu arada Hınzep konuşmaya başlamıştı bile:

Ezan da yeni okunuyor… Hele bir bitsin… Ezan okunurken namaz kılınmaz şimdi… Az sonra kalkar kılarım…

Mekrail Hoca,

— Sıra sizde, deyince karşılıklı atışma başladı:

— Neden kendimi kandırıyorum ki? Şimdiye kadar ezan sesiyle birçok defa uyandım. Ama “az sonra kalkarım” dediğim hiçbir defasında uyanamadım. En iyisi tekrar uyuyakalmadan kalkmak.

Aslında bayağı da yorgunum haa… Şimdi uykum bir bölünürse akşama kadar sersem gibi olurum. İyisi mi şimdi uyuyayım da kalkınca kaza ederim.

— Bir dakika, bir dakika… En son hangi sabah namazının kazasını kıldım ki? Hep böyle deyip kendi mi kandırmıyor muyum zaten? Hem bir namaz bile bile kazaya bırakılır mı Allah aşkına? Haydi, bir gayret…

Oof… Of… Şimdi su da buz gibidir haa… Hem saat daha altı. Şimdi kalksam yatamam, yatsam uyuyamam, uyusam uyanamam… Yok yok en iyisi kalkınca kılmak. Nasıl olsa Allah affeder.

Tam bu noktada Mekrail Hoca Kubilay’a,

— El-Kahhâr ismini kullanmanın tam zamanı, dedi. Kubilay gözlerini kapatıp “Ya Kahhâr!” dedikten sonra devam etti:

— Eğer Allah herkesi affedecek olsaydı o zaman cehenneme ne gerek vardı? Hani şu kılınmayan namazların, kızgın saclar üzerinde kılınacağı cehennem… Hani kaynar sularla abdest alıp haşlanırken “Keşke şu su birazcık soğuk olsaydı” diyeceğimiz cehennem… Şimdi yüz çevirdiğimiz secdelere bedel, ateşin yüzümüzü yalayıp, gözlerimizi önümüze akıtacağı cehennem…

Tarık’ın gittikçe açılan, açıldıkça büyüyen gözlerinde gördüğümüz şeyin adı: Korkuydu. Bu arada “Cehenneme ne gerek var?” sorusunun cevabını da almıştık. Cehennem, insanları cennete kadar kovalayan bir korkuydu aslında.

Tarık yatağından bir hamlede çıkıp banyoya giderken Hınzep başını duvarlara vuruyordu. Şimdilik kaybetmiş olsa da bu inatçı düşmanın asla pes etmeyeceğini biliyorduk. Ama bildiğimiz bir şey daha varsa o da Hizmetkarların azminin sonsuz inançlarından geldiği gerçeğiydi.

Mekrail Hoca bize dönüp,

— Gördünüz değil mi arkadaşlar, dedi. Şayet Hınzep’in vesveselerinin karşısında yılıp mücadeleyi bıraksaydık Tarık gaflet uykusuna devam edecekti. Ayrıca Kubilay arkadaşınızın bıkmadan, usanmadan, gayretle devam etmesinde Es-Sabur ismini alan Selçuk’un görünmeyen bir rolü olduğunu da unutmayın. Şimdi öğlene kadar serbestsiniz. Namazdan sonra tekrar buraya gemlinizi istiyorum. Ha, bu arada, her gruptan birer kişi bir araya gelerek üç kişilik takımlar oluşturun. Tabi bunu yaparken, sahip olduğunuz isimlerin birbirleriyle uyumunu unutmayın.