Archive for the ‘4.Kılıcın Bekçileri’ Kategoriler

FarmVille Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-26-2010

Kılıcın Bekçileri’nden ufak bir bölüm

Hırsın krallığı Siberta’dan ayrılırken dikkatimi çeken bir şey daha oldu. Şehrin tam göbeğinde yükselen dev bir anıt… Merakla yaklaştım. En alt tarafında, üzerinde “Ayın Şeytanı” yazan bir pano vardı. Burada, Ceyşül-Şer adına insanları en büyük zarara uğratan şeytanların kibrini okşamak için isimlerine ve yaptıkları işlere yer veriliyordu. Birinciliğe layık görülen, “Feysi Puktan”ın altında geçen açıklama şöyleydi: “Geliştirdiği ‘Tarım İli’ oyunu sayesinde milyonlarca insanın, her gün, en az birkaç saatini hiç etme başarısından dolayı bu ödüle layık görülmüştür.”

Bu inanılır gibi değildi. İnsanların gayet masumca gördükleri oyunlar bile burada bir kumar olarak değerlendiriliyordu. Şaşkınlığımı Mürted’le paylaşınca cevabımı da almış oldum:

 — Bir bilgisayar oyunundan dolayı neden Kamirler ödüllendirilsin ki? Olayın kumarla ne ilgisi var?

— Ne demek ne ilgisi var? Şeytanların olayı bu zaten. Bir kumar masasına konulabilecek en değerli şey paradır. Fakat şeytanların, paradan da çok kıymet verdikleri bir şey varsa o da zamandır. Bu oyunu oynayan insanlar, masaya zamanlarını koyuyorlar. Peki, karşılığında ne kazanıyorlar? Hiç! Ha, tabi tanıdıklardan gelen “Bravo, tebrikler, iyi iş çıkarmışsın, birkaç tahta da bana gönder” gibi şeyleri kazanç sayan varsa o başka! Oturup saatlerce oynayana sorsan, “Kazandım!” diye; yaptığı villaları, bulduğu altınları falan sayar sana. Sonra da ölürken vasiyetini duyarsan şaşırma: “Tarım ilindeki çiftliği oğlana, villayı da kıza bırakıyorum. Hanım sen de gökkuşağının altındakilerle idare et artık!” diye…

Mürted bana bir kez daha “Vay be!” dedirtmeyi başarmıştı. Tespitleri o kadar yerindeydi ki… Trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyemeyen, Cuma Namazı’nda hoca vaazı biraz uzatınca küplere binen, eline bir kitap tutuşturmaya kalktığınızda vaktinin yokluğundan şikayet eden insan, iş internette takılmaya gelince zamanın hesabını yapmayı unutuveriyordu. Bilgisayar masası bir anda kumar masasına dönmüş, insanlar zamanlarını, hatta bu zamanların toplamından oluşan hayatlarını, sonunda kaybedecekleri kesin bir oyuna yatırıyorlardı. Fark etmeseler de bu yaptıkları, altı kurşunla Rus Ruleti oynamaktan farksızdı…

Kumar Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-25-2010

Kılıcın Bekçileri’nden ufak bir bölüm

Sabah Penabon Kasabası’ndan ayrıldığımızdan beri nedense Mürted’in keyfine diyecek yoktu. Ağzından eksik olmayan ıslık sesi artık sinir bozucu bir hale gelince,

— Hayırdır, pek bir neşelisin, dedim.

— Nasıl neşeli olmayayım ki? Yolculuğun en güzel kısmına geldik, cevabı beni tabi ki meraklandırmıştı:

— Niyeymiş o?

— Lanetliler Ülkesi’nin Las Vegas’ına yaklaşıyoruz da ondan. Hava kararmadan varmış oluruz.

— Ha sahi, neydi bir sonraki krallığın adı?

— Siberta Krallığı: Açgözlülüğün ve hırsın ülkesi.

— Las Vegas’a benzettiğine göre kumarhanelerle dolu olmalı.

— Hem de her türlüsü! Casinolar; piyango, iddia, loto ve ganyan bayileri; hatta Cikcik Sevenler Derneği bile var. Bak şimdiden söyleyeyim, oraya varınca beni bir süre yalnız bırakacaksın! Buraya kadar gelip de biraz oynamadan hiçbir yere gitmem.

— Kumardan başka bir şey yok mu Siberta’da?

— Hırs ve açgözlülük, insanları kolay yoldan para kazanmaya teşvik ettiği için ilk akla geleni kumar ve şans oyunları oluyor tabi. Kumarın şeytanları Kamirler, insanları nasıl kandıracaklarını çok iyi biliyorlar. Bu iş daha çocukken ailece oynanan tombalalarla başlıyor. Tabi o zaman insanın gözüne gayet masumca gözüküyor. Aile içinde hoşça vakit geçirmekten başka nedir ki tombala? Tabi sonra çocuk aynı masum oyununu arkadaşlarıyla sürdürüyor. Şimdilerde çizgi film karakterlerinin resimlerinin olduğu kartlarla oynamaya devam ediyor. Sonra bu kartların şekli biraz değişince “Ver kızı, al papazı!” demeye başlıyor. Bir de bakmışsın ki bizim dünkü çocuk “Okey”e dönüyor. Ondan sonra tutabilene aşk olsun! “Batak”larda batıyor, “Yanık”larda yanıyor, elindeki son “Koz Maça”yı da kaptırınca ceza olarak “Elli Bir”e kadar sayıyor… Bir kez saymaya başlayan işi zaten “Sayısal”a döküyor. E bakıyor sayısal kötü, sözel berbat, oturup tekrar “Altıncı Koşu”nun dersine çalışıyor. Babası,”Oğlum, sen bu kafayla hiçbir yeri kazanamazsın!” dedikçe bizimki “Var mısın ‘İddia’ya?” diyor. Sonuçta kaybedip bu işlerden elini eteğini çekenler, âdettendir diyip kandillerde simit alır gibi her yılbaşında bir bilet alıyor. Tabi kazanamayacağını bildiğinden “Maksat ülke ekonomisine katkı!” diye kandırıyor kendini. Kazananlarsa “Poker”di, “Blackjack”di derken sonunda bir “Rus Ruleti”yle her şeyini kaybediyor. Yani senin anlayacağın “Masa her zaman kazanıyor!”

— Benzetmelerin çok yerinde oldu da her zaman kazanan o masada kim kalıyor?

İçkinin İcadı Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-25-2010

Kılıcın Bekçileri’nden ufak bir bölüm

Yağmur’la Mürted arasında geçen bir konuşma. Söze Mürted başlıyor:

— E şeytanların riyakarlıklarını buradan anla işte! İşlerine nasıl gelirse öyle… Gerçi birçok icatta onların parmağı da yok değil hani…

— Tahmin etmesi çok da zor değil. Her şerrin altından onlar çıkıyor ne de olsa!

— E ne yapsınlar? İşleri bu! Mesela alkol, sigara, uyuşturucu… Üzerlerinde “Made in Marbon” yazmadığına bakma, hepsi de Marbon Krallığı patentlidir. Örneğin içkiyi ele alalım: Yaklaşık on bin yıl önce, üzüm bağları olan bir çiftçi, mahsulünün bir kısmını takasa verip ihtiyaçlarını karşılar ancak üzüm çabuk çürüyen bir meyve olduğundan az rağbet görür ve bu da çiftçiyi kara kara düşündürmektedir. Kalan mahsulün çürüyüp gitmesini çaresizce izlerken gözü, üzümlerden akıp giden kırmızı suya takılır. Biraz ileride küçük bir gölet oluşturan çürümüş üzüm suyu, en çok çiftçinin “Şarap” ismindeki eşeğine yaramıştır. Hayvanın kana kana içtiğini görünce önce kızmak ister, sonra da “Eşeklik onda değil bende. Ne diye ben de başkaları gibi arpa ya da buğday ekmedim ki?” diyerek hayıflanır. Akşam olmuş, ahıra girme vakti gelmiştir ancak Şarap, bir türlü ahırın yolunu bulamaz. Çaresiz, eşeğini aramaya koyulan adam, onu en sonunda bir dağ başındaki ağacın altında sızmış bulur. Eve dönüş yolunda hayvanda bir gariplik vardır. Onca dayağı yiyen sanki o değilmiş gibi keyifli keyifli naralar atmaktadır. Adam, olup bitenlere anlam vermekte güçlük çekince Humar ismindeki bir şeytan vesveseleriyle yardımcı olur. Güya içinden gelen sese kulak veren adam “Bir kereden hiçbir şey olmaz!” diyip Şarap’ın içtiği göletten içmeye karar verir. Çiftçi bir yandan, eşeği bir yandan; hem içerler hem de naralar atarlar. Tabi ara sıra sarılıp öpüşmeyi de ihmal etmezler. Kocasını bu halde gören çiftçinin eşi, “Bugüne kadar bir gün olsun beni böyle sarılıp öpmedin, aşağılık herif!” diyip başlar adamı dövmeye. Ancak kadıncağız vurdukça çiftçi keyiflenir de keyiflenir. İşin sırrının, bozulmuş üzüm suyunda olduğunu anlayan kadın, çevredeki diğer kadınlara durumu anlatır ve “Kocasından hıncını almak isteyen, önce bu sudan içirmeli.” diye tembihlemeyi de unutmaz. Sonuçta adına “Şarap” adı verilen içkinin namı yayıldıkça yayılır. Bizim çiftçi de artık ilk içki tüccarı olarak köşeyi dönmüştür. Bu muhteşem icada önayak olan Humar ismindeki şeytan da adı; Ceyşül-Şer’in içki, sigara ve uyuşturucu gibi madde bağımlılığı ile ilgili birliğine verilerek Azâzil tarafından onure edilir. Hemen hemen her icadın buna benzer akıl almaz hikayeleri var…

— Sen ciddi misin yoksa benimle kafa mı buluyorsun?

— Ne demek ciddi misin? Bu hikayeyi bizzat Azâzil’in kendi ağzından dinledim. Ha eğer o benimle kafa bulduysa bilemem artık… Bu arada şunlar seninkiler değil mi?

Kişisel Gelişim Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-25-2010

Kılıcın Bekçileri’nden ufak bir bölüm

Yağmur anlatıyor:

Yolculuğumuzun sonraki bir haftası, Lanetliler Okulu’ndaki kursa geç kalmamak için biraz koşturmacayla geçti. Fakat buna rağmen yine de kayda değer birçok şeye şahit oldum. Mesela açgözlülüğün ve hırsın krallığı Siberta’da bizi bekleyen tek şey kumarhaneler değildi. Şeytanlar, insanların içindeki o doymak bilmez egolarını pohpohlayacak çok yeni bir şey bulmuşlardı: Kişisel Gelişim. Bu öğretiye göre alçakgönüllülük ve tevazu, aşağılık duygusu olarak yorumlanırken; kendini beğenmişlik ve kibir, özgüven olarak revaç buluyordu. Varlık gayesi ancak ve ancak Allah’a kulluk olan insana, bu birincil vazifesi unutturuluyor; buna karşılık putlaştırdığı nefsine değil günde beş vakit, her vakit tapması emrediliyordu. Halbuki bu işin adı gelişimdi, yani aslında kötü bir şey olamazdı. Ancak gelişen taraf hep zenginlik, şöhret ve iktidar olunca insan sormadan edemiyordu: Acaba bu gelişenlerin tayin ettikleri bir sonuç var mıydı ki bir gün oraya varınca “Artık bu bana yeter” diyelerdi. Ne mümkün? Kişisel gelişimin öncülerinden olan Firavun, gelişimde sınır tanımamış, veziri Hâmân’a emretmişti: “Bana öyle bir kule inşa ettiresin ki, göklere çıkıp bakayım: Musa’nın Tanrı’sı nerelerdeymiş?”. Ona göre insan gelişti mi böyle gelişmeli, başı göğe ermeliydi. Fakat sonra ne hikmetse denizin dibinde aynı baş, secdede can verdi.

Bu konunun üzerinde bu kadar durmamın sebebi, yola çıkmak için Mürted’in kumarhaneden dönmesini beklediğim sabah, handa karşılaştığım bir adamdı. Masama oturmak için izin isteme şekli bile ne kadar pozitif(!?) bir kişilik olduğunu göstermeye yetmişti aslında:

— Merhaba güzel insan! Masanızda ve gönlünüzde bir dosta daha yer var mı acaba?

— Tabi tabi, ne demek, buyurun lütfen!

Böyle söylemek zorunda kalmıştım çünkü kendine olan aşırı özgüvenin etkisiyle reddedilmeye ihtimal vermemiş, solumdaki sandalyeye çoktan oturmuştu. Aslında tek başına bu hareketi bile, kibarlık maskesi takmış bir küstahlığı ele vermeye yeterdi. Ardından,sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi muhabbete başladı:

— Hayat, aziz dostum, hayat… “Doyasıya yaşamak” için karşımıza çıkan tek fırsat… “İçimizdeki sınırsız gücü” keşfetmek ve sahip olmak istediğimiz her şeyi elde etmek için önümüzde duran tek şans… “Pozitif düşünerek”, “anı yaşayarak”, yaya kalma pahasına da olsa “Ferrari’lerimizi satarak” her adımında yepyeni bir dünya keşfedeceğimiz eşsiz bir yolculuk… … … …

Nedensizce yapılan bu anlamsız giriş, kişisel gelişimcilerden duymaya alışkın olduğumuz klişe sözlerin peş peşe sıralanmasıyla sürüp gitti. Bir yandan konuşurken diğer yandan beden dilini de kullanma konusundaki abartılı gayreti, adamcağızın bu konudaki acemiliğini ve amatör gayretini açıkça ortaya koyuyordu. Hele bir de diyaframdan konuşacağım diye ara sıra pancar gibi kıpkırmızı kesilmesi yok muydu, gülmemek için kendi mi zor tutuyordum. Nihayet nefesi kesilip de öksürmeye başladığı sırada araya girdim:

— Hayatla ilgili çizdiğiniz bu güzel manzara, yakından bakınca çok hoş duruyor, hatta insana kendini kaybettirecek kadar hoş… Fakat bu kadar içine dalmak yerine biraz uzaklaşırsanız bunun sadece göz boyayan iki boyutlu bir tablo olduğunu, kenarlarındaki çerçevelerle sınırlı kalıp son bulduğunu görürüsünüz. Maalesef önünüzdeki resme öyle bir dalmışsınız ki, tüm hayatın sizden ve çizdiğiniz resimden ibaret olduğunu sanıyorsunuz. Her enayi dünyanın kendi etrafında döndüğünü zannededursun, dünya kendi etrafında döndürür hepsini dolap beygiri gibi… “Doyasıya yaşamak” diyorsunuz ama siz hiç doyanını gördünüz mü? Belki “doyumsuzca yaşamak” deseniz anlarım. Hep aç, hep kıskanç… Onun için bana kalırsa zelil dostum hayat, hayallerin peşinden koşacak kadar yakın, ancak hepsine ulaşılamayacak kadar kısadır. Biraz tablonun dışına, hatta sizin gibilerle dolu müzayede salonunun o dört duvarının ötesine bakarsanız, ne demek istediğimi gayet iyi anlarsınız…