Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm
…
Bizim takımda Ben, Mesut ve ilk gün şelale merakıyla tanıdığımız Muhterem vardı. Akif, son olaylardan sonra Umut’la aynı takımda olmak istemese de Umut ne yapmış etmiş, Akif’i kandırmanın bir yolunu bulmuştu. Allah’tan, Es-Sabûr ismini alan Selçuk da onlarla birlikteydi de ikisi arasında bir tampon olabilirdi. Odalardan birine girdik. Üzerinde “İstihbarat Notları” yazan üç adet dosya masanın üzerindeydi. Bir süre dosyayı inceledik. Haber kaynağımız Gönül Çelik isminde bir Hizmetkardı. Rapor ettiğine göre akrabası olan Serpil’in beş yıllık evliliği sallantıdaydı. Eşi Murat’la yaptığı tartışmalar son altı ayda daha da şiddetlenmiş, çift, dört yaşındaki kızları Şeyma’ya rağmen neredeyse boşanma noktasına gelmişti. Tüm bunların arkasında yatan asıl sebepse ikinci sınıfta iyi bir “Dasim” olmak isteyen, Lanetliler Okulu birinci sınıf öğrencisi bir şeytandı.
Dasim: Aile fertlerinin, akrabaların, dostların, kısacası insanların arasını açan, gereksiz kavgalar çıkarıp onları ayıran şeytanlara verilen isimdi. En güçlü silahı vesveseydi. Ortada hiçbir sebep yokken bile herhangi bir şeyi fitne haline getirebilirdi. Kurbanları arasında çok hızlı gidip gelmesi gerektiğinden vesnef kullanmada ustaydı. Rapordaki bilgiler özetle böyle iken en alta düşülen not, yüz on bir numaralı simülasyon odasına gitmemiz gerektiğini bildiriyordu.
Mesut,
— Kurbanlar iki kişi. Onun için Enes, sen Murat’a, Muhterem, sen de Serpil’e yardımcı ol. Boşanmayı Allah yasaklamamış ancak Efendimiz (s.a.v): “Allah’ın en sevmediği helâldir.” şeklinde ifade etmiş. Ayrıca ortada bir de dört yaşındaki masum yavru var. Düşmanın vesveselerine karşılık elimizdeki en büyük koz o olacak. Haydi, nevâirlerinizi takın da geç kalmayın.
Sırt çantalarımızı da alıp görüntü ve ses kontrolü yaparak Simülasyon Merkezi’ne geçtik. Giriş katta oda numaraları yüz birden başlıyordu. Yüz on bir numaralı kapının önünde durunca aklıma Matrix filminden bir sahne geldi. Belki hatırlarsınız: Uzun bir koridorda yan yana sıralanmış bir sürü beyaz kapı. Her biri ayrı bir simülasyon programına açılıyordu hani.
Kapıyı açıp içeri girdiğimizde Serpil’le Murat’ın evinde olduğumuzu fark etmemiz uzun sürmedi. Dört yaşındaki küçük Şeyma yaşlı gözlerle, salonda tartışan anne babasına bakıyordu. Aralarında hızla gidip gelen şeytanı görebilseydi belki o bile durdurabilirdi bu gereksiz kavgayı. “Durun!” derdi. “Şu aşağılık yaratığın sizinle nasıl oynadığını, beni nasıl ağlattığını görmüyor musunuz? Değer mi gözümden akan bir damla yaşa? Sizin şu kavganız incir çekirdeğini doldurmazken benim akıttığım gözyaşının sabır tasımı nasıl taşırdığını anlamıyor musunuz?”
Aslında o masum bakışları çığlık olmuş tüm bunları haykırıyordu da Serpil’le Murat’ın kulakları, vesnefin fısıltısından başka bir şey duymuyordu…
Vakit kaybetmeden çantalarımızdan münâdîlerimizi çıkardık ve salona geçtik. O sırada şeytan, Murat’a şunları fısıldıyordu:
— Zaten beni ne zaman anladı ki? Varım yoğum iki arkadaşım. Onlarla da görüşmeyelim, iyi valla… Sanki kendine koca değil, pazardan köle almış…
Daha ben ağzımı açmadan Murat konuşmuştu bile:
— Evlendiğimizden beri iki arkadaşımı çekemedin. Ama söz konusu senin arkadaşların olsa toz kondurmazsın. Ben senin kölen değilim tamam mı? Ben bu evin erkeğiyim…
İşimiz gerçekten zordu. Henüz Murat sözünü bitirmeden şeytan Serpil’le işini bitirmişti bile! Serpil’e ise sadece şeytanın vevesesini tercüme etmek kalmıştı:
— Sana arkadaşlarınla görüşme diyen mi var? Sorun onlarda değil sende zaten! Ne zaman yanlarına gitsen evli olduğunu unutuyorsun. Halbuki evlenmeden önce böyle miydin? Hoş, böyle olduğunu bilsem seninle evlenir miydim acaba?
Muhterem’le ikimiz ellerimizde münâdîlerle kalakalmıştık. Ne yapacaktık, nereden başlayacaktık? Şükürler olsun ki Mesut vardı. Hemen talimatını verdi:
— Önce ikisini de oturtun.
Bu çok iyi bir fikirdi. Efendimiz (s.a.v)’in, “Bir kişi öfkelendiğinde ayaktaysa otursun, oturuyorsa yatsın.” tavsiyesi gelmişti aklıma. İkisine de bir yere geçip oturmalarını fısıldadık ve oturdular. Bu ilk hamlemizdi ve başarılı olmuştuk. İyi bir başlangıçtı. Mesut’a teşekkür ettikten sonra Murat’a şunları fısıldadım:
— Aah… Serpil… Seni ne de çok sevmiştim. Hoş… gerçi hâlâ seviyorum. Ama neden anlaşamadığımızı bilmiyorum. Biri gelse dese ki “Neden tartışıyorsunuz?” yemin ediyorum sebebini söylemeye utanırım. Aslında sebep demişken… Biz neden tartışıyorduk ki?..
Mesut,
— Bravo Enes, çok iyi gidiyorsun, derken şeytan, vesnefin ağzına dayadığı kulağını çekti ve konuşmaya başladı:
— Neden olacak, Serpil’in bencilliğinden. Sadece kendini düşünüp hep onunla ilgilenmemi istemesinden. Aynı şeyi annemle babama da yapmamış mıydı zaten? Zavallılar evimize adım atamaz oldu. Onları da çıkarttı ya hayatımdan, nasıl mutludur şimdi?
Bana sıra gelmeden Murat başladı yine:
— Senin yüzünden annemle babamla bile görüşemez odum. Ne olurdu sanki…
Tartışma tekrar alevlenmişti. Düşmanımız çok zorlu çıkmıştı. Çaresizce ne yapacağımızı düşünürken Mesut’un aklına muhteşem bir fikir geldi:
— Muhterem, Enes, şimdi ikinizden de benim söyleyeceklerimi aynı anda tekrarlamanızı istiyorum.
İkimiz de münâdîlerimizi sıkıca tuttuk ve can kulağıyla dinlediklerimizi Serpil’le Murat’a aynı anda fısıldadık:
“Aslında beni çok sevdiğini biliyorum. Ben de onu çok seviyorum. Şu geçen beş yılda nice sıkıntıları beraberce atlattık. Bunun da üstesinden gelebiliriz. Aramızda kopmaz bir bağ var. Bunu hissedebiliyorum. Hatta o kadar ki… Sanki şimdi sağ elimi havaya kaldırsam o da kaldıracak gibi… İlginç, evet, hissedebiliyorum… Bunu denemeliyim.
İnanılmaz bir şeydi, işe yaramıştı.
— Bravo Mesut, harikasın, çok dahiceydi, dedim. Çünkü ikisi de aynı anda yavaşça sağ ellerini havaya kaldırıp bir an donup kalmışlardı. Şaşkınlığını atlatan Murat hemen elini kafasına götürüp kaşırken Serpil de başındaki örtüyü düzeltiyormuş gibi yaptı.
Bu arada şaşıran sadece ikisi değildi. Şeytan da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Onun bu duraklamasından faydalanmak isteyen Mesut,
— Çok güzel, şeytana fırsat vermeden devam etmeliyiz. Şimdi şunları söyleyin, dedi.
“Aramızdaki bağı anlamak için bunlara da gerek yok aslında. Biricik yavrumuz Şeyma; sevgimizin, birlikteliğimizin, bir aile olduğumuzun en güzel ispatı değil mi? O her ikimizin canından ortak bir parça değil mi? Onu çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz halde bu kadar üzmeye hakkımız var mı?
Az önceki bağrışmalar esnasında duyamadıkları bir şey, şimdi ikisinin de bam telini titretmişti. Bu, hüznün namesiydi… Bu, kırık bir kalp iniltisiydi… Koridordan gelen bu ses, küçük Şeyma’nın hıçkırıklarından başka bir şey değildi…
Ana yüreği ya… Serpil koştu koridora, getirdi Şeyma’yı… Onun gözlerindeki yaşı silerken kendininkilere hakim olamadı… Halbuki şu evi şenlendirmeye bir çocuk kahkahası yeter de artardı. Sağ olsun Murat beni kırmadı ve dediğimi yaptı…
Kapıdan çıkarken, duyduğumuz iki şey vardı: Şeyma’nın kahkahası ve şeytanın feryadı…
…