Archive for the ‘3.Pindaros'un Kitabı’ Kategoriler

Dualar Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

İftar sofrasında Alâyil Hoca, halimi anlamış olacak ki beni yanına çağırdı ve masasına buyur etti:

— Hayırdır Enes, seni pek bir sıkıntılı gördüm?

— Efendim… bilmiyorum… İçimde garip bir his var. Sanki içim daralıyor, nefes alamıyorum.

— Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi, her derde devadır. Bir ismin size verilmemesi, ondan istifade edemeyeceğiniz anlamına gelmez. Mesela El-Basît ismini ele alalım. “Açan, genişleten, bolluk ve ferahlık veren” anlamlarına gelen bu ismin zikri ve fikri, inanan bir insanın tüm darlıklarını giderir, sînesine genişlik ve huzur verir.

— Ancak efendim, nedense biz söyleyince olmuyor. En basitinden, dün Yağmur yok diye aydınlık odada uyumak zorunda kaldık. Biz de onun söylediklerini söylüyoruz ancak ışık bir türlü sönmüyor!

— Yağmur dün gece odasında yok muydu?

Eyvah! Galiba pot kırmıştım.

— Iıı… şey… Özür dilerim, bilginiz vardır diye düşünmüştüm.

— Bilmem, benim yok! Senin de yoktur herhalde, derken göz kırpınca ne demek istediğini anladım. Alâyil Hoca açıklamaya devam etti:

— Kişi el açıp dua eder ve kabul olmasını bekler. Örneğin: “Yâ Rabbî! Rızkımı genişlet!” der. Bunu diyen kişinin öncelikle O’nu “Rabb” yani “Terbiyeci” sıfatıyla kabul etmiş olması gerekir. Bir terbiyeci, yaptığı iş gereği bazen ödüllendirir bazense cezalandırır. O halde kişi, hayatındaki güzellikleri Rabb’den yani terbiyecisinden gelen bir mükafat olarak görüp şükretmeyi bilmelidir. Ya da musibet ve sıkıntıları O’ndan gelen birer uyarı olarak algılayıp ders almalı, isyan etmeyip sabretmelidir. Bunu yapamıyorsa Allah’a “Yâ Rabbî” yani “Ey Rabbim, ey beni terbiye eden” diye seslenmesi boşunadır. Sonra, “rızkımı genişlet” diyorsa rızk veren Rezzâk’ın sadece O olduğuna şüphesiz iman etmelidir. Böyle dediği halde hâlâ rızkı kullardan bekleyen kişi, Rezzâk ism-i şerîfini anlayamamış demektir. Zaten anlayanın münacatı da rızk için olmaz. Ne güzel demiş İbrahim Hakkı Hazretleri:

Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya!

Sebepler halk eder Hâlık, kerem bâbın kapatmaz ya!

Benim Hakk’a münacâtım, değildir rızk için hâşâ!

Hüdâ Rezzâk-ı âlemdir, rızıksız kul yaratmaz ya!

Alâyil Hoca hiç unutmayacağım bu öğüdünü şöyle tamamladı:

— Şimdi sana gelince… Sen, “Yâ Basît, kalbimi genişlet!” diyeceksen kalbinin sahibinin ancak Allah olduğunu kabul etmeli ve gönül sarayında O’ndan gayrı her ne var ise dışarı atmalısın. Anlaştık mı?

Anlaşmaz mıyız canım hocam? Ne de güzel izah etmişti. Demek ki bizler sadece kuru sözlere kaptırıyorduk kendimizi. Manasından, hakikatinden uzak bir sürü laf kalabalığıydı aslında dualarımız. Yaptığımız, bu haliyle şuna benziyordu sanki: Adamın biri, sevgilisinden yıllarca hasretle beklediği mektubu sonunda alır. Zarfta onun adını görünce başlar öpüp koklamaya. Saatler geçmiş, adam hâlâ zarfla meşguldür. Sevdiğinin orada yazan ismini tekrar tekrar okur, söyler, sayıklar… Sonra birden bire içinde bulunduğu evi yıkılır ve adam da altında kalarak can verir. Cenazesini defnettikten sonra bir arkadaşı, “Ölmeden önce elinde bu mektup varmış. Açıp okumaya fırsat bulamadan gitmiş rahmetli. Şimdi izin verirseniz sizlerin huzurunda okumak istiyorum. Umarım o da kabrinde bunu işitiyordur.” der ve zarfı açar. Adamın sevdiğinden gelen mektup sadece iki satırdır: “Evin göçtü göçecek. Seni dışarıda bekliyorum.”

Aile Hayatı Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

Bizim takımda Ben, Mesut ve ilk gün şelale merakıyla tanıdığımız Muhterem vardı. Akif, son olaylardan sonra Umut’la aynı takımda olmak istemese de Umut ne yapmış etmiş, Akif’i kandırmanın bir yolunu bulmuştu. Allah’tan, Es-Sabûr ismini alan Selçuk da onlarla birlikteydi de ikisi arasında bir tampon olabilirdi. Odalardan birine girdik. Üzerinde “İstihbarat Notları” yazan üç adet dosya masanın üzerindeydi. Bir süre dosyayı inceledik. Haber kaynağımız Gönül Çelik isminde bir Hizmetkardı. Rapor ettiğine göre akrabası olan Serpil’in beş yıllık evliliği sallantıdaydı. Eşi Murat’la yaptığı tartışmalar son altı ayda daha da şiddetlenmiş, çift, dört yaşındaki kızları Şeyma’ya rağmen neredeyse boşanma noktasına gelmişti. Tüm bunların arkasında yatan asıl sebepse ikinci sınıfta iyi bir “Dasim” olmak isteyen, Lanetliler Okulu birinci sınıf öğrencisi bir şeytandı.

Dasim: Aile fertlerinin, akrabaların, dostların, kısacası insanların arasını açan, gereksiz kavgalar çıkarıp onları ayıran şeytanlara verilen isimdi. En güçlü silahı vesveseydi. Ortada hiçbir sebep yokken bile herhangi bir şeyi fitne haline getirebilirdi. Kurbanları arasında çok hızlı gidip gelmesi gerektiğinden vesnef kullanmada ustaydı. Rapordaki bilgiler özetle böyle iken en alta düşülen not, yüz on bir numaralı simülasyon odasına gitmemiz gerektiğini bildiriyordu.

Mesut,

— Kurbanlar iki kişi. Onun için Enes, sen Murat’a, Muhterem, sen de Serpil’e yardımcı ol. Boşanmayı Allah yasaklamamış ancak Efendimiz (s.a.v): “Allah’ın en sevmediği helâldir.” şeklinde ifade etmiş. Ayrıca ortada bir de dört yaşındaki masum yavru var. Düşmanın vesveselerine karşılık elimizdeki en büyük koz o olacak. Haydi, nevâirlerinizi takın da geç kalmayın.

Sırt çantalarımızı da alıp görüntü ve ses kontrolü yaparak Simülasyon Merkezi’ne geçtik. Giriş katta oda numaraları yüz birden başlıyordu. Yüz on bir numaralı kapının önünde durunca aklıma Matrix filminden bir sahne geldi. Belki hatırlarsınız: Uzun bir koridorda yan yana sıralanmış bir sürü beyaz kapı. Her biri ayrı bir simülasyon programına açılıyordu hani.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde Serpil’le Murat’ın evinde olduğumuzu fark etmemiz uzun sürmedi. Dört yaşındaki küçük Şeyma yaşlı gözlerle, salonda tartışan anne babasına bakıyordu. Aralarında hızla gidip gelen şeytanı görebilseydi belki o bile durdurabilirdi bu gereksiz kavgayı. “Durun!” derdi. “Şu aşağılık yaratığın sizinle nasıl oynadığını, beni nasıl ağlattığını görmüyor musunuz? Değer mi gözümden akan bir damla yaşa? Sizin şu kavganız incir çekirdeğini doldurmazken benim akıttığım gözyaşının sabır tasımı nasıl taşırdığını anlamıyor musunuz?”

 Aslında o masum bakışları çığlık olmuş tüm bunları haykırıyordu da Serpil’le Murat’ın kulakları, vesnefin fısıltısından başka bir şey duymuyordu…

Vakit kaybetmeden çantalarımızdan münâdîlerimizi çıkardık ve salona geçtik. O sırada şeytan, Murat’a şunları fısıldıyordu:

Zaten beni ne zaman anladı ki? Varım yoğum iki arkadaşım. Onlarla da görüşmeyelim, iyi valla… Sanki kendine koca değil, pazardan köle almış…

Daha ben ağzımı açmadan Murat konuşmuştu bile:

— Evlendiğimizden beri iki arkadaşımı çekemedin. Ama söz konusu senin arkadaşların olsa toz kondurmazsın. Ben senin kölen değilim tamam mı? Ben bu evin erkeğiyim…

İşimiz gerçekten zordu. Henüz Murat sözünü bitirmeden şeytan Serpil’le işini bitirmişti bile! Serpil’e ise sadece şeytanın vevesesini tercüme etmek kalmıştı:

— Sana arkadaşlarınla görüşme diyen mi var? Sorun onlarda değil sende zaten! Ne zaman yanlarına gitsen evli olduğunu unutuyorsun. Halbuki evlenmeden önce böyle miydin? Hoş, böyle olduğunu bilsem seninle evlenir miydim acaba?

Muhterem’le ikimiz ellerimizde münâdîlerle kalakalmıştık. Ne yapacaktık, nereden başlayacaktık? Şükürler olsun ki Mesut vardı. Hemen talimatını verdi:

— Önce ikisini de oturtun.

Bu çok iyi bir fikirdi. Efendimiz (s.a.v)’in, “Bir kişi öfkelendiğinde ayaktaysa otursun, oturuyorsa yatsın.” tavsiyesi gelmişti aklıma. İkisine de bir yere geçip oturmalarını fısıldadık ve oturdular. Bu ilk hamlemizdi ve başarılı olmuştuk. İyi bir başlangıçtı. Mesut’a teşekkür ettikten sonra Murat’a şunları fısıldadım:

— Aah… Serpil… Seni ne de çok sevmiştim. Hoş… gerçi hâlâ seviyorum. Ama neden anlaşamadığımızı bilmiyorum. Biri gelse dese ki “Neden tartışıyorsunuz?” yemin ediyorum sebebini söylemeye utanırım. Aslında sebep demişken… Biz neden tartışıyorduk ki?..

Mesut,

— Bravo Enes, çok iyi gidiyorsun, derken şeytan, vesnefin ağzına dayadığı kulağını çekti ve konuşmaya başladı:

Neden olacak, Serpil’in bencilliğinden. Sadece kendini düşünüp hep onunla ilgilenmemi istemesinden. Aynı şeyi annemle babama da yapmamış mıydı zaten? Zavallılar evimize adım atamaz oldu. Onları da çıkarttı ya hayatımdan, nasıl mutludur şimdi?

Bana sıra gelmeden Murat başladı yine:

— Senin yüzünden annemle babamla bile görüşemez odum. Ne olurdu sanki…

Tartışma tekrar alevlenmişti. Düşmanımız çok zorlu çıkmıştı. Çaresizce ne yapacağımızı düşünürken Mesut’un aklına muhteşem bir fikir geldi:

— Muhterem, Enes, şimdi ikinizden de benim söyleyeceklerimi aynı anda tekrarlamanızı istiyorum.

İkimiz de münâdîlerimizi sıkıca tuttuk ve can kulağıyla dinlediklerimizi Serpil’le Murat’a aynı anda fısıldadık:

“Aslında beni çok sevdiğini biliyorum. Ben de onu çok seviyorum. Şu geçen beş yılda nice sıkıntıları beraberce atlattık. Bunun da üstesinden gelebiliriz. Aramızda kopmaz bir bağ var. Bunu hissedebiliyorum. Hatta o kadar ki… Sanki şimdi sağ elimi havaya kaldırsam o da kaldıracak gibi… İlginç, evet, hissedebiliyorum… Bunu denemeliyim.

İnanılmaz bir şeydi, işe yaramıştı.

— Bravo Mesut, harikasın, çok dahiceydi, dedim. Çünkü ikisi de aynı anda yavaşça sağ ellerini havaya kaldırıp bir an donup kalmışlardı. Şaşkınlığını atlatan Murat hemen elini kafasına götürüp kaşırken Serpil de başındaki örtüyü düzeltiyormuş gibi yaptı.

Bu arada şaşıran sadece ikisi değildi. Şeytan da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Onun bu duraklamasından faydalanmak isteyen Mesut,

— Çok güzel, şeytana fırsat vermeden devam etmeliyiz. Şimdi şunları söyleyin, dedi.

“Aramızdaki bağı anlamak için bunlara da gerek yok aslında. Biricik yavrumuz Şeyma; sevgimizin, birlikteliğimizin, bir aile olduğumuzun en güzel ispatı değil mi? O her ikimizin canından ortak bir parça değil mi? Onu çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz halde bu kadar üzmeye hakkımız var mı?

Az önceki bağrışmalar esnasında duyamadıkları bir şey, şimdi ikisinin de bam telini titretmişti. Bu, hüznün namesiydi… Bu, kırık bir kalp iniltisiydi… Koridordan gelen bu ses, küçük Şeyma’nın hıçkırıklarından başka bir şey değildi…

Ana yüreği ya… Serpil koştu koridora, getirdi Şeyma’yı… Onun gözlerindeki yaşı silerken kendininkilere hakim olamadı… Halbuki şu evi şenlendirmeye bir çocuk kahkahası yeter de artardı. Sağ olsun Murat beni kırmadı ve dediğimi yaptı…

Kapıdan çıkarken, duyduğumuz iki şey vardı: Şeyma’nın kahkahası ve şeytanın feryadı…

Sabah Namazı Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

Sabah Namaz’ı Simülasyonu

 Tarık yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Mekrail Hoca’nın,

— İşte, Hınzep bu, dediği çirkin yaratık yatağın hemen başucundaydı. Boş durmuyor, ara sıra Tarık’ın açılan üstünü örtüyor, başını okşuyor, tatlı uykusundan uyanmaması için elinden geleni yapıyordu. Ezan sesini duyunca birden çıldırdı. İki eliyle kulaklarını tıkamış kaçacak yer arıyordu sanki. Ama çaresiz dönüp dolaşıp uyanmasından korktuğu Tarık’ın yanına geliyordu. İç cebinden tıpaya benzer iki küçük şey çıkardı. Düşmanbilim eğitmenimiz Akharil Hoca,

— Hınzep’in elinde gördüğünüz o şeylerin adı, “tarşa”, bir çeşit tıpa. Neyden yapıldığını öğrenmeye hazır mısınız? Bu biraz mide bulandırıcı olabilir: Hayatını; ezanı duymadan, davetine icabet etmeden tüketen insanların kulak kirinden yapıyorlar. Günde beş kez abdest alan birinin kulağında kir olmaz zaten değil mi? Şeklinde açıkladı.

Bu sırada Hınzep, Tarık’ın her iki kulağını da tıkamıştı. Mekrail Hoca, Kubilay’a hitaben,

— Şimdi sağ kulağındaki tarşayı yavaşça çıkar, dedi. Ne olduğunu bilmese işi daha kolay olabilirdi ancak Kubilay tiksinse de ciddiyetini bozmadan denileni yaptı. O an Tarık ezan sesini duymuş olacak ki kıpırdanmaya başladı. Hınzep panikledi. Sorunun ne olduğunu anlayana kadar da Tarık gözlerini açmıştı. Hınzep vakit kaybetmeden tarşayı kulağından çıkardı ve hazırladığı vesnefi sol kulağından içeri sarkıttı. Mekrail Hoca talimatını verdi:

— Hemen size verdiğim çantayı açıp içinden münâdîyi çıkarın… Şimdi ince ucunu sağ kulağından içeri yavaşça sokun…

Bu arada Hınzep konuşmaya başlamıştı bile:

Ezan da yeni okunuyor… Hele bir bitsin… Ezan okunurken namaz kılınmaz şimdi… Az sonra kalkar kılarım…

Mekrail Hoca,

— Sıra sizde, deyince karşılıklı atışma başladı:

— Neden kendimi kandırıyorum ki? Şimdiye kadar ezan sesiyle birçok defa uyandım. Ama “az sonra kalkarım” dediğim hiçbir defasında uyanamadım. En iyisi tekrar uyuyakalmadan kalkmak.

Aslında bayağı da yorgunum haa… Şimdi uykum bir bölünürse akşama kadar sersem gibi olurum. İyisi mi şimdi uyuyayım da kalkınca kaza ederim.

— Bir dakika, bir dakika… En son hangi sabah namazının kazasını kıldım ki? Hep böyle deyip kendi mi kandırmıyor muyum zaten? Hem bir namaz bile bile kazaya bırakılır mı Allah aşkına? Haydi, bir gayret…

Oof… Of… Şimdi su da buz gibidir haa… Hem saat daha altı. Şimdi kalksam yatamam, yatsam uyuyamam, uyusam uyanamam… Yok yok en iyisi kalkınca kılmak. Nasıl olsa Allah affeder.

Tam bu noktada Mekrail Hoca Kubilay’a,

— El-Kahhâr ismini kullanmanın tam zamanı, dedi. Kubilay gözlerini kapatıp “Ya Kahhâr!” dedikten sonra devam etti:

— Eğer Allah herkesi affedecek olsaydı o zaman cehenneme ne gerek vardı? Hani şu kılınmayan namazların, kızgın saclar üzerinde kılınacağı cehennem… Hani kaynar sularla abdest alıp haşlanırken “Keşke şu su birazcık soğuk olsaydı” diyeceğimiz cehennem… Şimdi yüz çevirdiğimiz secdelere bedel, ateşin yüzümüzü yalayıp, gözlerimizi önümüze akıtacağı cehennem…

Tarık’ın gittikçe açılan, açıldıkça büyüyen gözlerinde gördüğümüz şeyin adı: Korkuydu. Bu arada “Cehenneme ne gerek var?” sorusunun cevabını da almıştık. Cehennem, insanları cennete kadar kovalayan bir korkuydu aslında.

Tarık yatağından bir hamlede çıkıp banyoya giderken Hınzep başını duvarlara vuruyordu. Şimdilik kaybetmiş olsa da bu inatçı düşmanın asla pes etmeyeceğini biliyorduk. Ama bildiğimiz bir şey daha varsa o da Hizmetkarların azminin sonsuz inançlarından geldiği gerçeğiydi.

Mekrail Hoca bize dönüp,

— Gördünüz değil mi arkadaşlar, dedi. Şayet Hınzep’in vesveselerinin karşısında yılıp mücadeleyi bıraksaydık Tarık gaflet uykusuna devam edecekti. Ayrıca Kubilay arkadaşınızın bıkmadan, usanmadan, gayretle devam etmesinde Es-Sabur ismini alan Selçuk’un görünmeyen bir rolü olduğunu da unutmayın. Şimdi öğlene kadar serbestsiniz. Namazdan sonra tekrar buraya gemlinizi istiyorum. Ha, bu arada, her gruptan birer kişi bir araya gelerek üç kişilik takımlar oluşturun. Tabi bunu yaparken, sahip olduğunuz isimlerin birbirleriyle uyumunu unutmayın.

Farklılıklar Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Pindaros’un Kitabı’ndan ufak bir bölüm

“Tüm öğrenciler dersliklere lütfen!”

Nihayet, sabırsızlıkla beklediğimiz an gelmişti. Derslikler okul bahçesinde ayrı bir binadaydı. Üst sınıf öğrencileri takip ederek dersliklere ulaştık. Bu arada Yağmur’un da üçüncü sınıf öğrencisi olduğunu öğrenmiştim. Aynı odada kalmamız ise iyi düşünülmüş bir sistemden kaynaklanıyordu. Her iki öğrenciye, üst sınıflardan tecrübeli birer öğrenci göz kulak oluyordu. Hemen girişteki dersliklerden birinin kapısında duran eğitmen,

— Birinci sınıf öğrencileri buraya lütfen, diye tekrarlıyordu. Mesut’la beraber Yağmur’la vedalaşıp içeri girdik ve arkada boş bir yere oturduk. Kapıdaki eğitmen bir süre sonra içerideki öğrencileri hızlıca sayıp,

— 97, 98, 99… Tamamdır, herkes burada, dedi ve kapıyı kapatıp kürsüye geçti. Sınıf, amfi şeklinde olduğu için arka sırada olmamız pek bir şey değiştirmemişti. Eğitmenle birbirimizi çok rahat görebiliyorduk. Tahtaya bir şeyler yazdıktan sonra boğazını temizleyip konuşmaya başladı:

— Arkadaşlar, fazla vaktimiz olmadığı için özetle geçmek istiyorum. Birinci sınıflar olarak toplam doksan dokuz kişisiniz. Eğitiminizin daha verimli ve keyifli geçmesi için her yıl olduğu gibi bu yıl da sizleri otuz üçer kişilik üç gruba ayırmamız gerekiyor. Bir gruba dahil olmak demek, buradaki yedi yılınızı o grubun üyesi olarak geçirmeniz demektir. Hangi gruba seçileceğiniz, tamamen mizacınızla alakalıdır. Mizaç dediğimiz bu karakter yapısı her insanda doğuştan gelir ve değiştirilemez. Ve sizler buraya getirilirken mizaçlarınıza göre bu üç grubu oluşturacak şekilde seçildiniz. Ama yine de bunu kendi gözlerinizle görmek isteyeceğiniz kesin. Bunun için tahtada yazılı olan soruyu dikkatle okuyup sıralarınızdaki kağıtlara cevaplarınızı, isimlerinizle beraber yazmanızı istiyorum.

Soru şu şekildeydi:

“Kalabalık bir grup insan, sizin kesinlikle doğru olduğuna inandığınız bir şeyin yanlış olduğunu iddia ediyorlar. Bununla da kalmayıp ortaya deliller koyuyorlar. Böyle bir durumda ne yapardınız?

A)Delilleri inceler, mantıklı gelmesi durumunda haklı olduklarını kabul ederdim.

K) Tüm delillere rağmen içimden bir ses haklı olduğumu söylüyorsa fikrimde ısrar ederdim.

T) Bu kadar insanın aynı anda yanılamayacaklarını düşünüp onlara uyardım.

Kağıtları arkadan öne doğru topladıktan sonra eğitmen en öndeki öğrencilerden birine, cevaplara göre ayırmasını söyledi. Ardından sınıfa dönüp açıklamaya başladı:

— İnsanlar temel olarak üç gruba ayrılır. Bunlardan ilki “Aklîler”dir. Hayatta her şeyin bir mantık üzerine oturtulması gerektiğini düşünürler. Harekete geçmeden önce tüm ihtimalleri gözden geçirmek isterler. Strateji dersindeki başarıları da bundandır. Her zaman bir sebebe ihtiyaç duyarlar. Çalışmaya bayılırlar. Kendilerine mantıksız gelen konularda teslimiyet göstermekte çok zorlandıklarını da söylemeden geçmemeliyim. Bu grubun sloganı “Düşün”dür, dedi ve ikinci gruba geçti:

— Bir diğer grubumuz ise “Kalbîler”dir. Bu gruptaki insanlar için bir şeylerin doğruluğuna inanmaları yeterlidir. İlle de mantıklı olması gerekmez. Zaten sloganları da “İnan”dır. İlhamlara açık olmakla beraber bazen bunu vesveseden ayıramayıp yanıldıkları da olur. Bu konuda kendilerini eğitmeleri gerekir. Genelde Aklîler’le pek anlaşamasalar da bu bazen günü kurtaran adam olmalarını sağlayabilir, diyip son gruba geçti:

— Ve “Takipçiler”. Zaman zaman diğer iki grubun özelliklerini gösterseler de harekete geçmek için beklerler. Eğer etrafta onlardan başka kimse yoksa bu bekleyiş sonsuza kadar sürebilir. Sloganları “İzle”dir. Diğer gruplarla tam bir uyum içinde çalışırlar. Vefalıdırlar ve sonuna kadar götürürler. Çatışmalar arasında kamufle olmakta üzerlerine yoktur. Genelde pasif göründükleri için beklenmedik zamanlarda yaptıkları doğru hamlelerle çok etkili sonuçlar alabilirler, diyip açıklama kısmını şöyle tamamladı:

— Bu gruplardan herhangi birinin diğerlerine üstünlüğü diye bir şey söz konusu dahi olamaz. Bunlar sadece yaratılıştan gelen farklılıklardır ve aksi iddia edilse de değiştirilemez. Unutmayın, buradaki yedi yıl boyunca grubunuz aileniz gibidir.