Archive for the ‘2.Kara Kutu Operasyonu’ Kategoriler

Kara Kutu Operasyonu’ndan ufak bir bölüm

Söze Yağmur başlıyor:

— Yeter artık Hizmetkar! Yapamıyorum! Sana göre diğer insanlardan farkım: Gördüklerimi kabullenmem ve “Neden olmasın?” diyebilmemdi. Ancak bu kadarı benim için çok fazla. Kafam çok karıştı. Anlaşılan ben de sıradan bir insanım. Hiçbir farkım yok, derken kendine çok kızdığı belliydi. Hizmetkar, çok sert bir viraja geldiklerinin farkında, dikkatle konuştu:

— Düşüncelerimde değişen bir şey olmadı, hâlâ senin birçok insandan farklı olduğunu görüyorum. Çünkü onlar, kabullenemedikleri bir durumu senin gibi itiraf etmek yerine, kabulleniyormuş taklidi yapıyorlar ki asıl zaaf budur. Şimdi sakinleş ve bana istediğini sor!

— Geçtiğimiz iki ay boyunca seninle yaşadıklarımız, bu gördüklerimden çok farklıydı. Hz. Adem’le İblis arasında olanları gördük, İblis’in Kabil’i nasıl kandırıp kardeş kanı döktüğüne, Hz. İbrahim ve ailesi karşısındaysa nasıl rezil bir duruma düştüğüne şahit olduk. Benim gönül dünyamda dolaştık. Nefis, Akıl ve Vicdan Efendileri tanıyıp Komutan Şehvet ve Komutan Öfke’yi gördük. Sonunda kırk günlük bir mağara hayatının ardından, Ceyşül-Hayr Ordusunun Hılful-Fuzul Birliğinde vazife almak gibi bir şerefe nail oldum. Bir de şimdi yaşadıklarımıza bak! Benim kendimi hazırladığım şeyler bunlar değildi. Kendimi bir bilim kurgu filminde gibi hissediyorum. Bunca kafa karıştıran bilimsel izahlar, bunca teknoloji… Neden?

— Seninle ilk tanıştığımızda, İblis ve ordusuna karşı içine düştüğümüz zayıflıktan bahsetmiştim. Hz. Adem’e duyduğu düşmanlıktan bu yana, tek amacı insanları cehenneme sürüklemek olan bu gazap ordusu, her gün binlercesini daha cehennem çukurlarına yuvarlarken, bizler içlerinden bir tanesini dahi çekip kurtarmayı başarı sayar hâle geldik. Bunun çok önemli bir sebebi vardı: İblis ve ordusu olan Ceyşül-Şer’in çoğunluğu cinlerden oluşmaktayken, bizim ordumuzun yapı taşı insandı. Cinler, insanlara kıyasla daha üstün olan yanlarını, tüm bu mücadele boyunca çok iyi kullandılar. İnsandan daha kuvvetli, daha hızlı, daha uzun ömürlüydüler. Gerektiğinde bir iki bilgi kırıntısı için meleklerin arasına kadar sızabiliyorken; gerektiğinde insanın damarlarında geziyor, kalbine giriyor ve en ücra köşelerdeki sırlarına vakıf oluyorlardı. Dahası orada sessiz kalmayıp, hakkında öğrendikleri her türlü zaafı ona karşı ustalıkla kullanıyor; verdikleri her vesvese, insanların cennete giden yollarına ördükleri sete bir taş oluyordu, diyen Hizmetkar heyecan içinde devam etti:

— Tüm bunlara karşılık, Allah insana kalemle yazmayı öğretmişti. Ceyşül-Şer’e karşı elimizdeki tek silah buydu: İlim. Akıl; öğrenecek, kaydedecek ve öğretecekti. Artık mücadelenin yönü tamamen değişmişti. Âlimler Zümresi, insanların bu dünyada Allah’ın emir ve yasaklarına uygun bir şekilde yaşayıp iyi bir kul olarak cennet vizesini alabilmeleri için gerekli tüm bilimsel desteği sağlarken; Hizmetkarlar Zümresi, bu destekten aldığı kuvvetle mücadelede üstünlük sağlamaya çalışıp, Ceyşül-Şer’in ateşten pençesine düşmüş zavallı insanları kurtaracaktı. Özellikle isminin önünde, “İmam” iltifatına mazhar olmuş Âlimler, üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirip kıyamete kadar elden ele ulaşacak eserler verdiler. Her biri Kur’an’dan aldığı hakikati, bulunduğu devrin ve hatta sonraki devirlerin insanlarına öğretecek izahlarda bulundu. Diğer taraftan Hizmetkarlar, bu eserlerden aldıkları kuvvetle, tebliğ ve irşad vazifelerini yerine getirdiler, dedikten sonra derin bir nefes aldı ve devam etti:

— Geçtiğimiz son yüzyılda, Âlimler Zümresinin yaptığı araştırmalar çok farklı boyutlar kazandı. Teknoloji, teoriden uygulama sahasına geçen bilimin yeni adı oldu. Her geçen gün öylesine muhteşem sonuçlara ulaşılıyordu ki, bu gidişle ordumuzun Ceyşül-Şer’e karşı hiçbir zaafı kalmayacaktı. Işınlanma, zamanda yolculuk, zihin okuma gibi nice büyük keşiflerin yolu açılmıştı…

Sözün tam burasında durgunlaşan Hizmetkar, başını öne eğdi ve pişmanlığını hissettiren bir ses tonuyla devam etti:

— Sonra bir gün, hiç akla gelmeyen bir şey oldu. Kayıtlarımızda “Mürted Olayı” diye geçen o gün, sahip olduğumuz tüm teknoloji bir anda düşmanın eline geçmişti.

— İyi de bunca güvenlik önlemine rağmen bu nasıl olabildi? Yüzüğü olmayan birini nasıl içeri aldılar, diye sessizliğini bozan Yağmur, aslında meraktan çok üzüntüsünü ifade ediyordu.

— Mürted’in parmağında, benim kendi ellerimle taktığım bir yüzük vardı. O da senin gibi, henüz yeni Hizmetkar olmuş bir öğrencimdi.

Garip bir suçluluk duyan Yağmur, hocasının bilgeliğine toz konduramıyordu:

— Hayır, böyle bir şey mümkün olamaz. Sıradan bir öğrenci gelip de sizin gibi birini kandırmış olamaz.

— Haklısın Yağmur. Aslında o beni kandırmadı. Ben kendi kendimi aldattım. Görmek istediklerimi, gördüklerime tercih ettim. Senin gibi zeki, meraklı ve istekli olması çok hoşuma gidiyordu. Ancak… Neyse, bu konuda fazla konuşmak istemiyorum. Sonuçta tüm birikimimiz Ceyşül-Şer’in elindeydi ve artık kendi teknolojimizle yarışmak zorundaydık. Umarım açıklamalarım, soruna bir cevap olabilmiştir.

— Kesinlikle! Şimdi her şey çok daha açık. Gitmek istediğimiz yeri sisteme girmekten bahsetmiştiniz. Bunu nasıl yapacağız?

Hılful-Fuzul Nedir?

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Kara Kutu Operasyonu’ndan ufak bir bölüm

Söze Komutan Tahir başlıyor:

— Hizmetkar Yağmur, Ben Komutan Tahir ve bu da Vefadar İsmail, sözleriyle başlayan kısa bir tanışma faslının ardından, toplantı masasındaki yerlerini aldılar. Komutan Tahir’in,

— İşe, Hılful-Fuzul’den kısaca bahsederek başlayalım, sözleriyle birlikte, masanın ortasında bir hologram belirdi. Çağrı filmindeki sahneleri andıran görüntüler eşliğinde konuşmasını sürdüren Komutan’ın, kestirmeden giden bir üslûbu vardı:

— Buralar, İslam’dan önceki Mekke sokakları. Seyrettiğin bu insanlar, uğradıkları zulmü şikayet edecekleri ve haklarının alınmasını isteyecekleri bir adalet kurumuna henüz sahip değiller. Bu durumdan rahatsız olanların başında Abdullah ibn-i Cüdan geliyor. Evinde topladığı bu insanlarsa Mekke’nin ileri gelen kabilelerinin temsilcileri. Peygamber Efendimiz (a.s) ve sadık dostu Hz. Ebû Bekir (r.a) de toplantıya katılanlardan. Mazlumların yanlarında yer alarak; ne pahasına olursa olsun haklarını zalimlerin elinden almaya yemin edip, Hılful-Fuzul isminde bir teşkilât kurdular. Ettikleri yeminin ardından içtikleri bu su ise Hacerül-Esved’in yıkandığı mukaddes zemzem suyu, diyen Komutan, o an kapının çalınmasıyla,

— Gel, diye seslendi.

Elindeki tepsiyle getirdiği bir bardak suyu masaya bırakan takım elbiseli adam, başıyla selam verip çıkınca Komutan kaldığı yerden devam etti:

— Henüz yirmili yaşlarının başında bu teşkilâta katılmış olan Peygamber Efendimiz, (a.s) yıllar sonra bile o günleri anıp şunları söyleyecektir: “Abdullah ibn-i Cüdan’ın evinde ettiğim yemini, kızıl tüylü bir deve sürüsüne değişmem. Şayet şu anda bile çağrılsam bir an tereddüt etmem, derhal koşup giderim.”  Efendimiz’in (a.s) bu sözü bir işaret olarak kabul edilip Hılful-Fuzul Teşkilâtı yeniden kuruldu. Ve işte şimdi buradasın. Önünde duran su da Hacerül-Esved’in yıkandığı mukaddes su. Yemini ederek bu suyu içmen hâlinde, teşkilâtımızın bir üyesi olabilecekken, dilersen olmayıp, hizmet hayatına bir Hizmetkar olarak da devam edebilirsin.

Böyle bir sunuş, sanki seçim hakkı varmış gibi hissettirse de üzerinde düşünülecek fazla bir şey yoktu. Eşi Rehnüma ve Hizmetkar için tek umut, dönüşü olmayan bu yola girmekti. İçinden “Mevlâ görelim neyler? Neylerse güzel eyler.” dedikten sonra yeminini ederek suyu içti. Ardından, sorulabilecek en basit ve kapsamlı şeyi sordu:

— Neden ben?

Tıpkı ilk defasında Hizmetkar’a sorduğu gibi… Komutan Tahir aynı netlikte cevap verdi:

— Birincisi: Hizmetkar senin böyle bir vazifeye layık olduğunu söyledi. İkincisi: Hz. Ömer’in (r.a) soyundan geldiğini tespit edebildiğimiz birkaç insandan birisin.

Sözün tam burasında, Yağmur’un şaşkınlığı çok belli oluyordu. Komutan devam etti:

— Sanırım bundan haberin yoktu. O hâlde çok heyecanlanmış olmalısın. Sen, Hz. Ömer’in (r.a) kırkıncı kuşaktan torunusun. Ve inan bana, böylesine görevler için bu çok büyük bir avantaj.

Yağmur sevinçle karışık bir merakla sordu:

— Neden?

— Peygamber Efendimizin, Hz. Ömer’le ilgili çok büyük bir müjdesi vardı. Demişti ki: “Şayet benden sonra bir peygamber gelecek olsaydı bu muhakkak Ömer olurdu.” Onda, yaratılıştan gelen müthiş bir kabiliyet vardı: Mülhimelik! Yani, gönlü ilhamlara açıktı. Dahası, bu ilhamları uygulama plânına geçireceği zaman içine sığdırabileceği büyüklükte bir akıl süzgecine de sahipti. Sonuçta bu kabiliyetini hak ile batılı ayırt etmede kullandığı için “Faruk” lâkabına mazhar oldu. Gerek torunu Ömer bin Abdülaziz gerekse yirmi dokuzuncu kuşaktan torunu İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s) Hazretleri,  hep aynı özelliklere sahiptiler.

Nüfus cüzdanında yazmadığı hâlde neden ikinci isminin Faruk olduğunu ve dedesinin ona seslenirken neden bu ismi tercih ettiğini, bütün sahabeleri çok sevmekle beraber neden Hz. Ömer’e ayrı bir muhabbet beslediğini şimdi daha iyi anlayabilmişti. Bu arada Komutan Tahir devam ediyordu:

25. Kare Tekniği

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Kara Kutu Operasyonu’ndan kısa bir bölüm

Yıllarını reklam işine vermiş, bu konuda kendi ismini bile markalaştırmayı başarmış olan Steve, geleceğini çok parlak gördüğü bu genç meslektaşına yardımcı olmaya çalışıyordu:

— Bak Yağmur! Koku Kola veya Tepsi Kola gibi uluslar arası markaların artık tanıtılmaya ihtiyaçları yoktur. Tüm dünyada her yaştan insan bunların ne olduğunu bilir. O hâlde neyin reklamını yapacağız? Tabi ki mutluluğun, ihtiyacın ve de şehvetin.

Yağmur’un,

— İyi de nasıl, sorusu olmasa da bu yarı kaçık adam zaten açıklamak için sabırsızlanıyordu:

— Çok basit! Sana klasik olanlardan bir iki örnek vereyim. Sanırım sen de Müslümansın ve ne demek istediğimi çok iyi anlarsın. Ramazan ayını düşün. İnsanlar akşama kadar aç ve susuz bir şekilde iftar vaktini beklemişler. Tüm aile ama özellikle dedeli nineli büyük bir aile sofraya oturmuş, heyecan içinde son birkaç dakikanın geçmesini bekliyorlar. İzanın okunduğu an…

— “İzan” değil, “ezan”, diye sözünü kesen Yağmur’a bunu yaptıran şey kabalık değil, yıllardır ne ile kandırıldıklarını anlamış olmanın üzüntüsüydü. Çatlak Steve hiç bozuntuya vermeden devam etti:

— Ha pardon! “Ezanın” okunduğu an bu zavallı insanların mutluluğu zirve yaparken… Bam! Devreye biz giriyoruz. Oradaki tüm sevince ve gülen yüzlere Koku Kola olarak sahip çıkıyoruz. Evet… Mutluluğunuzun sebebi: Sofranızdaki Koku Kola’dır. Sizi bir aile olarak bu sofrada aynı anda birleştiren sihirli güç. Koku Kola… Hayatın tadı…

Yağmur, içinde şeytansı bir deha bulunduran bu fikri övecek değildi ama vaziyeti idare için bir şeyler söylese iyi olacaktı:

— Çok ilginç! Peki şehvetin reklamıyla neyi kastetmiştiniz?

— Ooo… Yaptığımız işin en zevkli kısmına geldik. Bu biraz insan beyninin işleyişiyle alakalı bir durum aslında. İlk olarak Freud’un ortaya attığı bir tez vardı. O, insan zihnini ikiye ayırmış, bunlara da “bilinç” ve “bilinçaltı” isimlerini vermişti. Bu teze göre insan beyni, kendisine ulaşan tüm görüntü, ses ve elektro manyetik dalgaları algılayabilirken; bunlardan sadece bir kısmını fark edip yorumlayabilir. Ancak hepsine tepki verir. Gel seninle bir deneme yapalım. Yine daha önceden bildiğin bir şey olsun. Meselâ, diyen Steve, masada duran bir dosyayı karıştırmaya başladı. İçinden çıkardığı bir resmi gösterirken konuşmaya devam ettiler:

— Bu resmi tanıdın değil mi?

— Evet, bu bir sigara markası.

— Peki, ne görüyorsun?

— Arka planda birkaç ağaç, iki piramit ve önlerinde duran bir deve.

— İşte bu söylediklerin, zihnine ulaşan tüm görüntüler içinde, sadece fark edip yorumlayabildiklerin. Yani bilinç seviyesinde gördüklerin. Hâlbuki şu an beynin çok daha fazlasını görüyor ve bilinçaltına bir mesaj olarak kaydediyor.

— Hayır, ben başka bir şey göremiyorum.

Steve çatlak bir kahkaha patlattı ve

— Devenin ön bacaklarının olduğu kısma çok daha dikkatli baktığında, orada çıplak bir adam figürü göreceksin.

Maalesef bu adam doğru söylüyordu. Sadece bu resimde değil, ardı ardına dosyadan çıkardığı tüm uluslar arası marka hâline gelmiş ürünlerin reklamlarında benzeri şeyler vardı. Ustalıkla gizlenmiş bu görüntülerin hepsi birbirinden iğrenç, şehvet uyandırıcı şeylerdi. Saatine bakan Steve, acelesi olduğunu kasteder şekilde hızlı hızlı konuştu:

— Bunlar, şimdilerde yaptığımız işin temelini oluşturan müzelik resimler. Gelişen teknoloji birçok şeyi değiştirdi. Şu an televizyon ekranlarındaki her bir saniye, yirmi beş adet film karesinden oluşur. Birbirini takip eden yirmi beş tane resim o kadar hızlı bir şekilde ekrandan geçer ki, sonuçta ortaya hareketli bir görüntü çıkar. Şimdilerde bizim “25. Kare” ismini verdiğimiz bir teknikle, her yirmi dört kareden sonra koyduğumuz bir resim, istersek her saniye tekrarlanır durur. İnsanlar bunu fark etmese de bilinçaltlarında istediğimiz mesaj çoktan yerleşmiştir. Tabi bu sadece bizim reklam sektörüne mahsus değil artık. Sana diyebilirim ki, Kara Kutu Dünyası’nda olup bitenlerin yarısı bilinçaltı mesajdır. Sadece görüntülerle değil, seslerle de aynı şeyi yapabiliyoruz artık. Kulağın duymasına rağmen bilincin fark edemediği nice şehvet dolu sesler, belirlediğimiz düşük frekans sayesinde bilinçaltı tarafından yorumlanabiliyor. Teknik olarak açıklaması biraz zaman alacağı için fazla detaya giremeyeceğim. Ama çıkmadan önce sana bir hatıramı anlatmadan da edemem. Bir keresinde, o zamanlar şimdiki kadar ünlü olmayan bir aktör beni aradı ve “Steve, bu yeni filmimde yönetmen ve yapımcılar ne derlerse desinler ben kendi reklamımı yapmak istiyorum. Bana yardımcı ol lütfen!” dedi. Tam olarak ne istediğini sorduğumda da genç kızların hayranlığını kazanmak istediğini söyledi. Ne yaptık biliyor musun? Filmin içine “25. Kare” tekniğiyle bunun çıplak fotoğraflarını koyduk. O filmden sonra kızların ilgisini görmeliydin. İnanılmazdı… Neyse, sonra yine görüşürüz. Sen şimdi şu reklam filmine kafa yor biraz. Artık ne yapman gerektiğini biliyorsun, diyen Steve, Yağmur’un sırtına iki vurdu ve aceleyle çıktı.

Duydukları ve gördükleri karşısında neye uğradığını şaşıran Yağmur, zaman zaman büyük bir üzüntüyle kendine sorduğu “Bu toplum nasıl bu hâle geldi?” sorusuna da bir nebze olsun cevap almıştı aslında.

Şimdi bu iğrençliklerin hiçbirisine bulaşmadan bu işin içinden nasıl çıkacağını kara kara düşünürken, İsmail sevinçli bir şekilde içeri girdi ve konuşmaya başladılar:

— Hizmetkar, size bir müjdem var!

— Hayırdır Vefadar, bir soluklan hele.

Komedi Dizileri Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Kara Kutu Operasyonu’ndan kısa bir bölüm

Dr. Sinan Bey açıklamasına bir soruyla başladı:

— Hangi hayattan bahsediyorsun? Artık sadece oynanan ve seyredilen hayatlar var. İnsanlar seyretmekten yaşamaya fırsat bulamamış hâle gelmişken, bize düşen sadece bunu devam ettirebilmek. Tabi komedi dizileri de olmalı, ki zaten var. Ama bu dizilerde tek amaç, insanları her şeye güldürmektir. İnsanların hayatında en etkili kurallar din temellidir. Sevap ve günah anlayışı, onları içten içe yöneten en etkili yaptırımdır. Komedi dizilerindeki amacımız ise tüm bunlara gülüp geçmelerini sağlayabilmektir. Örneğin her dinde yasaklanmış, içkiyi düşün. Önlerine öyle bir sarhoş tiplemesi koyarız ki, içki içen adama herkes güler. Karşı cinsle zina temelli bir ilişki kurmaya çalışan şapşal bir aşığı komik bulmayan yoktur. Kumarda her şeyini kaybedene gülerler, hırsızlık yaparken yakalanana gülerler, türlü yalanlarla eşini kandırana gülerler. Sonra dozu biraz daha artırırız. Doğru söyleyip dokuz köyden kovulana, başkalarından fazla çalışıp iyi iş çıkarana, rüşvet almadığı için işten çıkarılana, “enayi” deyip yine gülerler. Hele ki bir Müslüman’ı, imama; bir Hıristiyan’ı, papaza; bir Yahudi’yi, hahama güldürebildiysen artık komedi konusunda ustasın demektir. Düşünsene; kendilerine iyiyi ve kötüyü öğreten peygamberleriyle birlikte otursalar televizyonun karşısına, bunların hangisine gülebilirler ki bu insanlar? Ama göreceksin bir gün gelecek, peygamberlerine bile gülenler çıkacak, sözü, artık Yağmur’a çok ağır gelmişti:

— Artık o kadar da değil! Böyle bir şey asla olmayacak!

Dr. Sinan, pişkin bir şekilde devam etti:

— Kızma hemen dostum. Âlimler, peygamberlerin varisleri değil mi? Şimdilerde çok medyatik olan bir âlime teklif götürdük bile. Yeni sezon için düşündüğümüz bir dizide rol alacak. Gerçi onun, insanları güldürmek için senaryoya falan ihtiyacı yok ya… Âdet yerini bulsun.

Yağmur, rengini çok fazla belli etme pahasına,

— Onun bir âlim olduğunu hiç sanmıyorum, deyince, Dr. Sinan çok mantıklı bir cevap verdi:

— Ama herkes öyle sanıyor, önemli olan da bu değil mi? Neticesinde Kara Kutu Dünyası’nın âlimi işte! Neyse, özetle, komedi dizilerinde amacımız, insanları sahip oldukları toplumsal ve dinsel değerlere güldürebilmektir. Bunun sağlamasını yapmak istiyorsan kalabalık bir ortamda, arkadaşın tam oturacağı sırada sandalyesini çek ve onu düşür. İnsanlar gülüyorlarsa bu diziler, amaçlarına doğru hızla gidiyorlar demektir.

Haberler Üzerine

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Kara Kutu Operasyonu’ndan ufak bir bölüm

Yağmur, önce kendisine tahsis edilen odayı görmek istedi. Oldukça geniş, güzel döşenmiş, caddeye bakan hoş bir odaydı. Koltuğuna oturup az önce duyduklarını düşünmeye başladığı sırada, çat kapı içeri giren birisi şaşkınlık içinde,

— Çok özür dilerim, boş olduğunu sanmıştım. Birkaç eşyamı alıp hemen çıkacağım, deyince,

— Yo hayır, hiç önemli değil. Rahatınıza bakın lütfen, diye rahatlatmaya çalıştı Yağmur.

Üzgün olduğu her hâlinden belli olan bu adam, bir yandan dolapları kurcalayıp bir şeyler ararken diğer yandan konuşuyordu:

— İnsan üç yıllık odasına girerken kapı çalmayı unutuyor tabi. Kimin aklına gelirdi ki her şey bir günde bitsin?

Belli ki zavallının durumu hiç iyi değildi. Yağmur kalkıp yanına kadar gitti. Elini uzattı ve:

— İsmim, Yağmur Sancak. Vaktiniz varsa biraz konuşabiliriz. Belki rahatlar, açılırsınız, dedi. Adamcağız afallamış bir halde Yağmur’un elinden tutup ayağa kalkarken,

— Ben de Murat, Murat Hanoğlu. Şaşkınlığımı bağışlayın ama burada sizin gibi birine asla rastlanmaz, dedi.

— Zaten ben de bu sabaha kadar burada değildim ve çok uzun kalacağımı da hiç sanmıyorum, diyen Yağmur’un rahatlığı ve güler yüzü, Murat’ı çok etkilemişti. Masanın önünde duran beyaz deri koltuklara geçerlerken Yağmur’un,

— Sorun nedir, sorusu, Murat’ı saatlerce konuşturabilirdi:

— Sabah gelirken şöyle bir düşündüm de asıl sorun dün işime son verilmesi değil, ondan önce burada geçirdiğim sekiz seneymiş. Tüm bu zaman zarfında haber dairesinde görev yaptım. Daha da önemlisi son üç senesinde haber spikeriydim. İki gün öncesine kadar önüme konan neyse onu okudum. Ancak o gün, bültenin sonundaki küçük bir haberde değişiklik yaptım. Yeni santrallerin devreye girmesinden dolayı bazı illerde elektrik kesintisi olacaktı. “Karanlıkta Kalacağız!” başlığı ile giriş yapıp ardından da herkese kara bir haber vermem gerekirken ben öyle yapmadım. “Sayın seyirciler! Sırada güzel bir haberimiz var.” diye söze girdiğim anda etraftaki paniği bir görmeliydiniz, diyen Murat, olanları hatırlayıp gülerken, yaptığına pişmanmış gibi bir hâli yoktu. Devam etti:

— “Yarın yeni santrallerin devreye girmesiyle birkaç ilde meydana gelecek olan elektrik kesintisi, aile bağlarımızı kuvvetlendirebilmemiz için iyi bir fırsat olacak. Aile büyüklerinin eskilerden anlatacakları hatıralar, hikâyeler, masallar küçükleri eğlendirirken; mum ışığında hep beraber söylenecek şarkılar, oynanacak oyunlar size keyifli birkaç saat geçirtecek. Yokluklarında çok üzüleceğiniz bu değerli insanlarla baş başa geçireceğiniz saatlerin tadını çıkarın. Elektrik verilemeyecek şanslı iller ve saatleri ise şöyle:…” deyip devam ettim. Daha o dakika, kanalın telefonları çalmaya başlamıştı bile. İnsanlar hayatları boyunca ilk kez karşılaştıkları böyle bir haber sunumu için teşekkür ediyorlardı. Ancak patron ve yöneticiler için bunun hiçbir önemi yoktu. Onlar, insanları karamsarlık içinde uyutmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Neyse, sonuçta yıllardır yapmak istediğim bir şeyi yaptım ve şimdi içim çok rahat.

Yağmur, kendilerine yardımcı olabilecek birini bulduğunu düşünüyor; ancak bundan emin olmak istiyordu. Murat’ı, biraz daha yakından tanımak maksadıyla,

— Kara Kutu Dünyası’nda sizin gibi birine rastlayacağımı hiç düşünmezdim. Çok farklı bir yaklaşımınız var, deyince sohbet koyulaştı:

— Bakın, haber demek, yorumlanmamış bilgi demektir. Doğruluğundan emin olduğunuz bir bilgiyi, üzerinde hiçbir değişiklik ve yorum yapmadan izleyiciye ulaştırmak demektir. Çünkü onlar size güvenir ve ne söylerseniz inanır.

— Kesinlikle! İnsanlar haber programlarından aldıkları bir bilgiyi, şartsız koşulsuz doğru olarak kabul ediyorlar. Bir keresinde işyerinde bir arkadaşım, “Bu sene mahsullerde azalma varmış. Buğday kıtlığından dolayı un fiyatları çok artacakmış. Tabi ekmeklere de zam gelecektir.” deyince, diğeri “O da nereden çıktı şimdi?” diye sordu. “Dün akşam Kanal Z’de söylediler.” cevabı, oradaki herkes için referans olarak yeterliydi. İçlerinden biri çok pimpiriklidir. Sen hemen git beş çuval un al. Aylarca gidip gelip buna takıldık: “Ekmeğe zam gelirse söz, senden alacağız.” diye.

— İşin doğrusu, şu anda tek bir haber programı bile yok. Tamamı “izleyiciyi yönlendirme” programı. Seyircinin bir olayı nasıl yorumlamasını istersek o şekilde sunarız. Çok basit bir örnek vereyim: Gerekli makamlardan izin almadan, resmî prosedürlere uymadan yapılan bir cami var. Halkın kendi imkânlarıyla derme çatma yaptığı bu cami yerine, belediye başkanı çok daha güzelini yapmayı düşünmüş. Tabi mevcut olanı yıkmadan bunu yapamazsınız. Yıkım ekipleri gelmiş caminin önüne. Sanki bunlar Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin ordusuymuş gibi cami cemaati kapmış kazma küreği, geçmiş bunların karşısına. Şimdi biz bir haberci olduğumuz için olayın aslını öğrenmişiz. Ancak bu şekliyle sunmak yerine, bakın size iki ayrı sunum, diyen Murat, birden kaşlarını çattı, sesini ciddîleştirdi ve devam etti:

— “Allah’ın Evini Yıktılar!!!” Şimdi bu bizim manşetimiz. Ekranda dev puntolarla çıkmış, alttan da Terminatör’ün müziği: Du duf duf du duf… Ben, Çağrı filminden görüntüler eşliğinde sunumuma devam ediyorum: “Yüce dinimiz İslam’ın en büyük sembolü, hiç şüphesiz Kâbe’dir. Allah’ın evi olarak da bilinen bu yapıyı yıkmak, İslam düşmanlarının her dönemde en büyük hayali olmuştur. İlk olarak Ebrehe’nin fil ordularıyla başlayan bu, inanca saldırı, bugün de devam ediyor.” dediğim sırada “Ebrehe’nin Ordusu” yazısı eşliğinde, bizim gariban yıkım ekibine geçiyoruz. Karşılarındaki kazmalı kürekli, gözü yaşlı dedeler, sanırsın fillerin ayakları altında ezilmek üzereler. Ve haber böyle devam edip gidiyor. İstersek tek bir cümleyle gerilimi zirveye çıkarırız: “Caminin yerine, cem evi yapılacağı söyleniyor.” İyi, söyleniyor da kim söylüyor? Kimse bunu sorgulamaz. Artık elimizde yeni bir çatışma konumuz olmuştur. Alevîlik ve Sünnîlik üzerine sunî, anlamsız, maksatlı bir çatışma.

— Tüylerim diken diken oldu. Böyle bir haber seyretsem tereddütsüz inanırdım.

— Daha bitmedi. Biz gerekli görüntüleri almış gelmişiz. Yukarıdan bize demişler ki, “Konjonktür gereği, bu haberi şu şekilde sunacaksınız:…” Yine bizim Terminatör müziği ve iri, kırmızı bir manşet: “Kazma Kürekle Gelen Şeriat!!!” “Kanunlara aykırı şekilde yapılan bir camiyi, yıkmaya gelen görevlilerin karşısına dikilen cami görevlileri, ‘Biz şeriattan başka kanun tanımayız’ dediler.” Spiker zavallı dedelerden birine sormuş: “Buraya cami yapmanın, kanunlara aykırı olduğunu bilmiyor muydunuz?” diye. Dedenin cevabını ardı ardına ekrana getirelim: “Ne kanunu? Ben kanun manun bilmem. Caminin kanunu mu olurmuş?” İlk haberdeki, bizim gözü yaşlı zavallı dedemiz, şimdi “cami görevlisi” olmuş; şeriatın kanununu arkasına almış, devletin kanununun karşısında durmuş, eli silahlı bir eşkıyaya dönmüş.

— Pes doğrusu, diyecek söz bulamıyorum.

— Daha neler var bir bilseniz.  İçinde “uzmanlar” geçen cümleler sıklıkla kullanılır. Peki, halkın itibar etmesini istediğimiz bu uzmanlar kimlerdir? Aynı konuda farklı düşünceleri olan başka uzmanlar yok mudur? Varsa onların görüşlerine neden yer verilmez? Birçok cümlede gizli özne kullanılır. “Halkı zor günlerin beklediği söyleniyor.”, “Ankara kulislerinde, tasarının meclisten geçeceği konuşuluyor.”, “Önümüzdeki günlerde, ekonomide bir canlılık beklenmiyor.”, “Halkın büyük çoğunluğunun referanduma katılmayacağı düşünülüyor.” Söyleyenler, konuşanlar, beklemeyenler, düşünenler kimler? Dedim ya, konuşulacak çok şey var ama daha fazla vaktinizi almak istemem. Beni dinlediğiniz için size çok teşekkür ederim. Keşke sizi daha önce tanımış olsaydım.

— Hiçbir şey için geç değil. Bana kalırsa şimdiden sonra çok görüşeceğiz. Fakat bu biraz da şimdi soracağım soruya, vereceğiniz cevaba bağlı.

— Buyurun, çekinmeyin lütfen.

— Yıllardır bu dünyanın düzenine ayak uydurmuş gidiyorken, sizi birden böylesine uyandıran ne oldu?

Çaresizlik Psikolojisi

Posted by Vefadar on Mar-29-2010

Kara Kutu Operasyonu’ndan ufak bir bölüm

Dr. Harry Johnson söze başlıyor:

— Programlardan bahsetmeye geçmeden önce size, bağımlılıkla ilgili son bir şey söyleyeyim. Bir zamanlar, yaklaşık bin denek ailenin katıldığı, “Programların Televizyon Bağımlılığında Etkisi” konulu bir deney yaptık. Ailelerin evlerine, özel birer televizyon yerleştirdik. Bu televizyonlar toplam yirmi dört adet kanal alternatifi sunuyordu. Ancak tüm bu kanalların yayın akışları bizim kontrolümüzdeydi. Yani istediğimiz kanalda, istediğimiz saatte, istediğimiz programı yayınlayabiliyorduk. Başlangıçta normal yayın akışını sürdüren bu kanallarda zamanla oynamalar yaparak, özellikle ailelerin severek izledikleri programları teker teker çıkarmaya başladık. Yerlerini de abuk sabuk şeylerle doldurduk. Günlük yaptığımız anketlere katılan aileler, doğal olarak kanalların yayın içeriklerinden şikâyet etmeye başladılar. Gün geçtikçe şikâyetler artıyordu. Artık neredeyse seyredecek hiçbir şey kalmamıştı. Bol bol trafik eğitim programları, tüketici hakları konusunda bilgilendirici nitelikte programlar, hatta Papua Yeni Gine’nin bitki örtüsü konulu programlar… Peki, tüm bunlara rağmen izlenme oranlarında bir değişiklik var mıydı? Hayır! Aileler, “Artık seyredecek bir şey kalmadı.” şikâyetleri eşliğinde her gün televizyonun karşısında oturmaya devam ettiler. Çünkü televizyonu kapatmak, akıllarından bile geçmiyordu. Makineye bağlı, bitkisel hayattaki bir insandan farksızdılar. Sonuç olarak bu deneyden şunu çıkarmıştık: İçeriği ne olursa olsun, insanlar televizyon seyretmekten asla vazgeçmeyeceklerdir. Sanırım şimdi bağımlılığın boyutlarını daha iyi anlamışsınızdır.

— Evet, şu bitkisel hayat benzetmesi hiç aklımdan çıkmayacak.

— Gelelim televizyonun içeriğine. Programlarla ulaşmayı amaçladığımız birincil ortak hedef: İnsanların; hayatı yaşamaları yerine, sadece seyretmekle yetinmelerini sağlamak. Örneğin çaresizlik psikolojisini ele alalım: En başta haber programlarını, bu konuda çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ezilen, hakkı gasp edilen, dayak yiyen, zulme uğrayan insan görüntüleri sıkça ekrana gelir. Pasif durumdaki seyirci, gördüklerine üzülmekle beraber “Elden ne gelir?” düşüncesiyle seyretmeye devam eder. Gerçekten de çaresizdir, hiçbir şey yapamaz. Tüm bunları seyredip de eli kolu bağlı oturan seyirci, artık bu manzaralara o kadar alışmıştır ki, içinde yaşadığı hayatta karşılaştığı zulüm ya da haksızlık ne olursa olsun, sadece seyreder. “Elden ne gelir?” sözleriyle seslendirdiği çaresizlik psikolojisine kendisini öyle bir kaptırmıştır ki; olaya müdahale etmek, düşenin elinden tutmak, gözü yaşlı bir çocuğa derdini sormak aklının ucundan bile geçmez. Tüm olup bitenleri sadece seyreder. Tıpkı televizyon seyreder gibi… Hareketsiz… Sessiz…

Neden Çocuklar?

Posted by Cenk Enes Özer on Mar-29-2010

Kara Kutu Operasyonu’undan ufak bir bölüm

Yağmur ve Dr. Johnson arasında geçiyor. Söze Yağmur başlıyor:

— Neden çocuklar?

— Şimdiye kadar var olmuş tüm diktatörlerin ve liderlerin, çocuklar üzerine iyi veya kötü bir planları olmuştur. Tıpkı bizim de olduğu gibi… “Televizyon nesli” diyebileceğimiz bir nesil yetiştirmek istiyorsak doğal olarak işe çocuklardan başlamalıyız. Çocuklar deyince de tabi ki akla ilk gelen, “çizgi filmler” oluyor. Televizyonla büyüyen ve şu anda ebeveyn olan birinci neslin seyrettikleri çizgi filmlerle, şimdikilerin seyrettikleri aynı şeyler mi? Anne babalara, zamanında öylesine zararsız, öylesine masum şeyler seyrettirdik ki, şimdi her şeyden sakındıkları o biricik yavrularını, ekranında çizgi film gördükleri televizyonun karşısına kendi elleriyle oturtuyorlar. Öyle ya, çizgi filmden ne zarar gelebilir ki? Çünkü onların zamanında, sonunda hep “gölgelerin gücü adına” galip gelinen iyi-kötü mücadelesinden ve “Hayra yoran yorulmaz.” diyen Polyana’dan başka bir şey yoktu. Fakat artık işler değişti. Sebebi tam anlaşılamayan ve aslında önemli de olmayan bir intikam duygusu, intikam hissinin verdiği bir öfke, öfkeden kaynaklanan sınırsız şiddet, şimdiki çizgi filmlerin ana konusu oldu.

— Erkek çocukları için cazip olsa da bu tarz senaryoların kız çocuklarının ilgisini çektiğini pek düşünmüyorum.

— Haklısınız tabi, onlar için düşünülmüş farklı senaryolar var. Beyaz atlı prenslerin cirit attığı masalımsı zamanlardan tutun da sınıftaki en yakışıklı erkek odaklı güncel konulara kadar pek çok senaryoda, “erken yaş cinsel uyarı” dediğimiz bir düşüncenin alt yapısı planlanmıştır. Ayrıca bilinçaltı mesaj olarak bilinen birtakım görüntü ve seslerle de desteklendi mi bu tarz çizgi filmlerin etkisi tartışılmaz.

— Reklam sektöründe bu gizli mesajlara çok rastlamıştım. Genelde cinsellikle ilgili görüntü ve sesler kullanılıyordu. Çocuklar için de durum aynı galiba…

— Bilinçaltının çok kuvvetli tepki verdiği iki olay vardır. Var olmanın birinci adımı olan doğum, bunlardan ilkidir. Dolayısıyla doğumu sonuç veren cinsel ilişkiye çok çabuk tepki verilir. Bir diğeri de yaşamını idame ettirmek için öldürmektir. Dikkat ederseniz insan, canlı kalabilmek için hep ölülerle beslenir. Ya da kendi için ölüm tehlikesi oluşturan varlıkları öldürerek yaşar. Sonuçta yaşamak, var olmak; bilinçaltının tek amacıdır ve bunun gerekliliği olan doğmak ve öldürmek, onun için çok önemlidir. “ÖLDÜR” mesajı daha çok erkek çocukları için kullanılan telkin şeklidir. Cinsel içerikli “SEKS” mesajları ise her iki grup çocuklar için de bol bol kullanılır. Örneğin ormanda geçen bir sahnede, arka plandaki yapraklara öyle bir motif verilir ki, ön plandaki rengârenk kahramanlara odaklanan çocuk orada “seks” yazdığını fark etmese de bilinçaltı tarafından algılanır.

— Peki, çizgi filmlerden başka?

— Filmlerde de çocuklar için düşünülmüş birçok şey var. Burada ise genel amaç, çocuğu ailesinden soğutmak yoluyla televizyona daha çok bağlamaktır. Hâlbuki dışarıdan bakıldığında durum hiç de öyle gözükmez. Son derece mutlu bir aile tablosu içerisinde, anlayışlı, çocuklarının bir dediğini iki etmeyen bir baba ve onlar için her an canını verecekmiş gibi etraflarında pervane olan bir anne. Film boyunca başka bir mesaja bile gerek kalmaz artık. Film, asıl etkilerini bittikten sonra göstermeye başlar. Çocuk, bir oradaki anne-babaya bakar bir de kendininkilere. Aynı ilgi ve anlayışı göremeyince de kırılır. Sonra filmdeki ailenin sahip olduklarıyla kendi ailesinin hayat standartlarını mukayese eder. Sahip olamadığı her şey için suçlanabilecek iki kişi vardır: Anne ve baba. Öyle ya! Onlar da çalışıp zengin olsalardı çocuklarının her istediklerini alabilirlerdi. İstersek olayı tersine de çevirebiliriz. Bazen eşini aldatan, bazen alkolik olup her gün onu döven, bazen de kendi çocuğuna cinsel istismarda bulunan bir baba tiplemesi, çocuğun aileye olan inancını bir anda altüst edebilir. Ebeveynlerin boşanma sonrası çocuğun velayet hakları için verdikleri mücadeleleri konu alan filmlerin, çocukların o küçücük dünyalarında nasıl depremler meydan getirdiğini tahmin bile edemezsiniz.

Kara Kutu Operasyonu’ndan ufak bir bölüm

Komutan Tahir’in,

— O hâlde bildiklerinizi bizimle paylaşırsanız çok sevinirim, demesiyle, Hizmetkar anlatmaya başladı:

— Biraz uzun olacak belki ama iyisi mi en baştan alayım. İblis’in, Zühre adındaki bir kadın vasıtasıyla Hârut ve Mârut isimli iki melekten tüm sihirleri öğrendiğini ve kendilerine tapmaları şartıyla Hindistan’daki bir kabileye öğrettiğini zaten biliyorsunuz. Normal şartlarda bu kabilenin ve İblis’in tapınağının yerini bulmak olanaksızken İblis, altın kapaklı bir kitap yazdırdı. Tanrısal güçlere nasıl ulaşılacağını anlattığı bu kitapta, tapınağın yerini gösteren bir de harita çizdirdi.

Bu kitap, ilk olarak Mısır Firavunlarından İkinci Ramses’in elinde görüldü. Daha sonraları da Pers Kralı Kserkses’in elinde. Kserkses, İblis’in tapınağından aldığı güçle topraklarını her geçen gün büyütürken, sonunda Yunan sitelerine kadar ulaştı. M.Ö. 480 yılında Spartalılar’la yaptığı Termofil Savaşı’nda, durumu lehine çevirmek için sonradan kendisine Malis’li Efialtes adı verilen bir hainle anlaştı. Efialtes, sanıldığı gibi aptal bir ucube değil, aksine son derece zeki ve ihtiraslıydı. Kserkses’ten aldığı üst rütbeli bir komutanlık karşılığında Spartalılar’a ihanet ettiği gibi, ilk fırsatta aynı hainliği Kserkses’e de yaptı. Bir yolunu bulup, Kserkses’in yanından hiç ayırmadığı altın kapaklı kitabı çalarak ortadan kayboldu.

Kserkses’in artık tek amacı, gücünün kaynağı olan kitabı tekrar ellerinde tutabilmekti. Efialtes’i bulmak için Atina da dâhil olmak üzere pek çok Yunan kentini yerle bir etse de hiçbir yerde izine rastlayamadı. Kitap yine ortadan kaybolmuştu.

Yaklaşık yüz elli yıl sonra Makedonya Kralı Büyük İskender, Yunan kentlerinde baş gösteren bir isyanı bastırmak için Thebai’ye girdi. Binlerce insanı kılıçtan geçirip tüm evleri yaktırdı. Bir tanesi hariç: Şair Pindaros’un evi. Askerler Pindaros’u öldürmek üzerelerdi ki, Büyük İskender’e bir hediyesi olduğunu söyledi. Kitap, yeniden ortaya çıkmıştı. Mitolojide “Pandora’nın Kutusu” (Pandora’s Box) olarak bilinen tanrısal güçten kasıt, aslında “Pindaros’un Kitabı” (Pindaros’s Book) idi.

İskender, tüm sayfaları boş olan altın kapaklı bu kitabı incelemeleri için bir heyet oluşturdu. İşe, arka kapaktaki hiyeroglifi çözerek başladılar. Şunlar yazıyordu:

Üç deniz bir göl olduğunda

Tanrı’nın kanıyla kızıla boyandığında

Dumansız ışık suya vurduğunda

Tanrıların tapınağı ortaya çıkar

Şimdi asıl iş bu bilmeceyi çözmekti. Günler süren çalışmalar sonrasında tarihçi Kallisthenes, İskender’e müjdeli haberi verdi. Sırrı çözdüğünü düşünüyordu. Öncelikle kitabın kapağındaki, hokka benzeri oyuğa doldurulacak mürekkebi oluşturmaları gerekiyordu. Bunun için, hâkimi olunan üç ayrı denizden su örnekleri alınacaktı. Ardından, İskender kendini firavun ilan edip kanını bu suya akıtacaktı. Çünkü inanışa göre firavun, Tanrı’nın kanını taşırdı. Ve şimdi tüm bunlar, büyük bir sefer demekti.

İskender’in, Termofil’in intikamını alacağını söylemesi, Yunanlı askerleri peşine takmasına yetmişti bile. Bu arada Karadeniz ve Akdeniz’den sular alınmış, sıra Kızıldeniz’e gelmişti. M.Ö. 332 yılında Mısır’a girerek hem Kızıldeniz’e ulaştı hem de Memphis’de firavunların geleneksel çifte tacını giyerek, tanrılığını ilan etti.

Geriye “dumansız ışık” kalmıştı ve bununla kastedilen şey güneşti. Güneş Tanrısı Amon’un tapınağına ulaşarak küçücük bir delikten, güneşin sadece öğlen vakti ışıttığı karanlık odayı buldu. Kanıyla kızıla boyadığı mürekkebi, kitabın kapağındaki oyuğa doldurduktan sonra ışığa tutup bir süre bekledi.  Ardından, kitabı merakla açtığında, boş sayfalar üzerinde yazıların belirdiğini fark etti. İskender, her gün öğlen sadece yarım saat aydınlanan bu odaya ziyaretlerini sürdürüp kitabı incelerken, halk arasında, onun Tanrı Amon ile konuştuğu söylentileri yayılmıştı bile. Sonuçta İskender, herkesten gizleyeceği yeni hedefini belirlemişti: Hindistan.

Bir yıl sonra Persepolis’te Kserkses’in sarayını yaktırarak “öç seferi”ni tamamlamasına rağmen yeniden yolculuk hazırlıklarına başlaması, ordusunda isyanlara sebep olunca, komutanlarından Parmenion ve oğlunu idam ettirip Yunanlı askerlerin dönmesine izin verdi. M.Ö. 327 yılında, Makedonyalı ve Persli askerlerden oluşan yeni bir orduyla Hindistan’a ilerlemeye başladı. Ancak bundan hemen önce tarihçi Kallisthenes’i hapse attırmayı da ihmal etmedi. Çünkü başından beri bu seferin asıl amacını biliyordu ve Parmenion gibi o da bir karışıklığa sebep olabilirdi. İleride yine işine yarayabileceğini düşünerek idam ettirmediğine ise sonradan çok pişman olacaktı.

İskender, M.Ö. 326 baharında İndus Irmağı’na vardı. Kitapta geçen “Dört ıslak adımdan sonra secde et!” sözü üzerine, sırasıyla İndus, Cihelum, Çenab ve Ravi Irmakları’nı geçti. Şimdiki ismiyle “Beas” olan Hifasis Irmağı’na vardığında “secde et” sözüyle neyin kastedildiğini henüz anlamamıştı. Gece vakti çadırına gelen İblis, kendisine secde etmeden ırmağın ardındaki tapınağa ulaşamayacağını söyleyince bir süre kararsız kaldı. Felsefe eğitimini Aristo’dan alan İskender’e göre bu çok mantıksız bir teklifti. “İnsan secde eder, Tanrı ise etmez. O hâlde secde ederek Tanrı olunmaz.” dedi. Bu, İblis’in beklediği bir cevap değildi. 16.000 km.lik yol boyunca karşısına çıkan tüm orduları yerle bir eden İskender, kendini durdurabilecek bir güce ihtimal dahi vermiyordu.

Sabah, ırmağın diğer tarafında bekleyenleri tariften dahi aciz kalan İskender, askerlerinin gözlerinde gördüğü şeyin ne olduğunu artık kendisi de biliyordu: Korku. Ordusunun geride kaldığı zamanlarda tek başına düşmana at süren İskender, şimdi ürkmüş atından düşmemek için zor tutunuyordu.

Dönüş yolculuğunda karşılaştığı birkaç Budist rahipten hep aynı şeyleri duyması, ona yeni bir fikir vermişti. Söylenenlere göre İblis’in kendilerinden sihri öğrendiği, Hârut ve Mârut isimli iki melek; Babil’de, yerin yüzlerce metre altında, altı ateş üstü ateş bir çukurda zincirlere bağlanmış, cezalandırılmaktaydılar. 

Hiç vakit kaybetmeden Babil’e hareket etti ve M.Ö.324 baharında şehre girdi. Sulama kanalları adı altında kazdırdığı derin çukurlara kimse bir anlam veremese de tarihçi Kallisthenes neler döndüğünü tahmin ediyordu. İskender’den intikam alabilmek düşüncesiyle onun büyük sırrını, güce olan tutkusuyla tanınan Komutan Cassander’e anlattı. M.Ö. 323 yılında İskender’in ölümüyle kitabı ele geçiren Cassander, içindeki sırları çözebilmek için İskender’in tüm yaşadıklarını kaleme aldığı el yazmasının peşine düştü. Yedi yıl sonra İskender’in annesi Olimpias’ı, on iki yıl sonra da eşi Roksana ve oğlunu öldürme pahasına da olsa bu arayışı sonuç vermedi ve Pindaros’un Kitabı’nın sırrını hiçbir zaman çözemedi.

Hizmetkar sözlerini tamamladığı hâlde bir süre kimseden çıt çıkmadı. Rahatsız edici bu sessizliği bozmak Komutan Tahir’e düşmüştü: