Kara Kutu Operasyonu’ndan ufak bir bölüm
…
Söze Yağmur başlıyor:
— Yeter artık Hizmetkar! Yapamıyorum! Sana göre diğer insanlardan farkım: Gördüklerimi kabullenmem ve “Neden olmasın?” diyebilmemdi. Ancak bu kadarı benim için çok fazla. Kafam çok karıştı. Anlaşılan ben de sıradan bir insanım. Hiçbir farkım yok, derken kendine çok kızdığı belliydi. Hizmetkar, çok sert bir viraja geldiklerinin farkında, dikkatle konuştu:
— Düşüncelerimde değişen bir şey olmadı, hâlâ senin birçok insandan farklı olduğunu görüyorum. Çünkü onlar, kabullenemedikleri bir durumu senin gibi itiraf etmek yerine, kabulleniyormuş taklidi yapıyorlar ki asıl zaaf budur. Şimdi sakinleş ve bana istediğini sor!
— Geçtiğimiz iki ay boyunca seninle yaşadıklarımız, bu gördüklerimden çok farklıydı. Hz. Adem’le İblis arasında olanları gördük, İblis’in Kabil’i nasıl kandırıp kardeş kanı döktüğüne, Hz. İbrahim ve ailesi karşısındaysa nasıl rezil bir duruma düştüğüne şahit olduk. Benim gönül dünyamda dolaştık. Nefis, Akıl ve Vicdan Efendileri tanıyıp Komutan Şehvet ve Komutan Öfke’yi gördük. Sonunda kırk günlük bir mağara hayatının ardından, Ceyşül-Hayr Ordusunun Hılful-Fuzul Birliğinde vazife almak gibi bir şerefe nail oldum. Bir de şimdi yaşadıklarımıza bak! Benim kendimi hazırladığım şeyler bunlar değildi. Kendimi bir bilim kurgu filminde gibi hissediyorum. Bunca kafa karıştıran bilimsel izahlar, bunca teknoloji… Neden?
— Seninle ilk tanıştığımızda, İblis ve ordusuna karşı içine düştüğümüz zayıflıktan bahsetmiştim. Hz. Adem’e duyduğu düşmanlıktan bu yana, tek amacı insanları cehenneme sürüklemek olan bu gazap ordusu, her gün binlercesini daha cehennem çukurlarına yuvarlarken, bizler içlerinden bir tanesini dahi çekip kurtarmayı başarı sayar hâle geldik. Bunun çok önemli bir sebebi vardı: İblis ve ordusu olan Ceyşül-Şer’in çoğunluğu cinlerden oluşmaktayken, bizim ordumuzun yapı taşı insandı. Cinler, insanlara kıyasla daha üstün olan yanlarını, tüm bu mücadele boyunca çok iyi kullandılar. İnsandan daha kuvvetli, daha hızlı, daha uzun ömürlüydüler. Gerektiğinde bir iki bilgi kırıntısı için meleklerin arasına kadar sızabiliyorken; gerektiğinde insanın damarlarında geziyor, kalbine giriyor ve en ücra köşelerdeki sırlarına vakıf oluyorlardı. Dahası orada sessiz kalmayıp, hakkında öğrendikleri her türlü zaafı ona karşı ustalıkla kullanıyor; verdikleri her vesvese, insanların cennete giden yollarına ördükleri sete bir taş oluyordu, diyen Hizmetkar heyecan içinde devam etti:
— Tüm bunlara karşılık, Allah insana kalemle yazmayı öğretmişti. Ceyşül-Şer’e karşı elimizdeki tek silah buydu: İlim. Akıl; öğrenecek, kaydedecek ve öğretecekti. Artık mücadelenin yönü tamamen değişmişti. Âlimler Zümresi, insanların bu dünyada Allah’ın emir ve yasaklarına uygun bir şekilde yaşayıp iyi bir kul olarak cennet vizesini alabilmeleri için gerekli tüm bilimsel desteği sağlarken; Hizmetkarlar Zümresi, bu destekten aldığı kuvvetle mücadelede üstünlük sağlamaya çalışıp, Ceyşül-Şer’in ateşten pençesine düşmüş zavallı insanları kurtaracaktı. Özellikle isminin önünde, “İmam” iltifatına mazhar olmuş Âlimler, üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirip kıyamete kadar elden ele ulaşacak eserler verdiler. Her biri Kur’an’dan aldığı hakikati, bulunduğu devrin ve hatta sonraki devirlerin insanlarına öğretecek izahlarda bulundu. Diğer taraftan Hizmetkarlar, bu eserlerden aldıkları kuvvetle, tebliğ ve irşad vazifelerini yerine getirdiler, dedikten sonra derin bir nefes aldı ve devam etti:
— Geçtiğimiz son yüzyılda, Âlimler Zümresinin yaptığı araştırmalar çok farklı boyutlar kazandı. Teknoloji, teoriden uygulama sahasına geçen bilimin yeni adı oldu. Her geçen gün öylesine muhteşem sonuçlara ulaşılıyordu ki, bu gidişle ordumuzun Ceyşül-Şer’e karşı hiçbir zaafı kalmayacaktı. Işınlanma, zamanda yolculuk, zihin okuma gibi nice büyük keşiflerin yolu açılmıştı…
Sözün tam burasında durgunlaşan Hizmetkar, başını öne eğdi ve pişmanlığını hissettiren bir ses tonuyla devam etti:
— Sonra bir gün, hiç akla gelmeyen bir şey oldu. Kayıtlarımızda “Mürted Olayı” diye geçen o gün, sahip olduğumuz tüm teknoloji bir anda düşmanın eline geçmişti.
— İyi de bunca güvenlik önlemine rağmen bu nasıl olabildi? Yüzüğü olmayan birini nasıl içeri aldılar, diye sessizliğini bozan Yağmur, aslında meraktan çok üzüntüsünü ifade ediyordu.
— Mürted’in parmağında, benim kendi ellerimle taktığım bir yüzük vardı. O da senin gibi, henüz yeni Hizmetkar olmuş bir öğrencimdi.
Garip bir suçluluk duyan Yağmur, hocasının bilgeliğine toz konduramıyordu:
— Hayır, böyle bir şey mümkün olamaz. Sıradan bir öğrenci gelip de sizin gibi birini kandırmış olamaz.
— Haklısın Yağmur. Aslında o beni kandırmadı. Ben kendi kendimi aldattım. Görmek istediklerimi, gördüklerime tercih ettim. Senin gibi zeki, meraklı ve istekli olması çok hoşuma gidiyordu. Ancak… Neyse, bu konuda fazla konuşmak istemiyorum. Sonuçta tüm birikimimiz Ceyşül-Şer’in elindeydi ve artık kendi teknolojimizle yarışmak zorundaydık. Umarım açıklamalarım, soruna bir cevap olabilmiştir.
— Kesinlikle! Şimdi her şey çok daha açık. Gitmek istediğimiz yeri sisteme girmekten bahsetmiştiniz. Bunu nasıl yapacağız?
…