“Hizmetkar Kim?”den ufak bir bölüm
Yağmur’la Hizmetkar’ın o meşhur, ilk karşılaşmaları…
…
Gür sesli bir hocanın kıldırdığı namazdan sonra tüm cenaze sahipleri, kaybettikleri yakınları için son vazifelerini yerine getirecekleri avluya çıktılar. Yağmur en arkalarındaydı. “Er kişiler niyetine” dedi birisi, hoca “Allahuekber” dedi, tüm başlar önde dualar edildi. Hoca üç kez “Hakkınızı helal edin!” dedi, kalabalık üç kez “Helal olsun!” dedi ve sırtlandılar tabutları, biri hariç. Yağmur ürkek adımlarla yaklaştı tabuta ve üzerine toplu iğneyle iliştirilmiş kağıt parçasına baktı. “Belki nemli gözlerim yanlış görüyordur” diyerek elleriyle yaşlarını sildi ancak inanmak istemese de bu ismi çok iyi biliyordu: “Yağmur Sancak”
Hemen işin hakikatini öğrenebilme ümidiyle hocanın ardından yetişti.
— Hocam, kim bu Yağmur Sancak? Niye bıraktınız burada, diye sordu Yağmur.
— O Kimsesizler Mezarlığı’na gidecek. Şimdi görevli iki arkadaş taşıyıcı arabaya yükler götürürler. Kimsesi olmayan vatandaşlar için belediyenin sunduğu bir hizmet, diye cevapladı hoca. Yağmur mantıklı bir soru sordu:
— İyi de kimsesiz birinin adını nereden bilecekler ki?
— Bize gelen evrakta ismi geçmeyen bir hayırsever, sadece garibin adını kaydettirmekle kalmamış, mezar taşını bile yazdırıp getirmiş. Biraz tuhaf bir taş ama hayır işi olunca geri çevirmek olmuyor.
Onlar konuşurlarken, görevliler de tabutun başına gelmişlerdi. Bir garibin, son yolculuğuna bu şekilde uğurlanması içine sinmediği için hemen davranarak cebinden biraz para çıkarıp görevlilere verdi ve taşırken kendisine yardım etmelerini rica etti. Hoca tam arkasını dönüyordu ki Yağmur onu vicdanından yakaladığı gibi yanına çekti. “Sevaptır hocam!” deyince ne yapabilirdi ki? Böylece hocayla ikisi önde, görevliler arkada, belki de ilk defa bir garip omuzlarda gidiyordu son yolculuğuna. Ama Yağmur’un içindeki bu rahatlık bundan çok, olup bitenlere bir anlam verebilmesindendi. Anlaşılan tüm bunlar, Hizmetkarın işleriydi. Ancak henüz son numarasından habersizdi.
Görevliler, “İşte burası!” dediklerinde, çevredeki mezarlardan çok daha farklı bir manzarayla karşılaştı. Hoca duasını edip, görevliler toprak atarken, Yağmur karşısında duran, mezarlıktaki tek dikili taş gibi donup kalmıştı. Hocanın “tuhaf bir taş” dediği kadar vardı. Üzerinde ölüm tarihi yazmayan bu taşta, doğum tarihi olarak da ‘14 Şubat 2007’ yazıyordu. Yani tüm bu garipliklerin başladığı günün, dünün tarihi. Herkes işini bitirip gittiğinde tamamlanan manzara, sabahki seladan çok daha ciddi, çok daha soğuk ve bir o kadar da dehşet vericiydi. Gözyaşlarını tutamadı Yağmur. Sanki çok sevdiği dedesi ismini koyarken, “Bir gün gelsin, yağmur gibi gözyaşı döksün” diye koymuştu da o gün gelmişti. Omzuna konan bir el ve ondan daha da yumuşak bir ses, bulutları dağıtmaya yetti:
— Deden, adını neden Yağmur koydu biliyor musun?
— ………
— Ben söyleyeyim: Nasıl ki yağmur insanlar için bir rahmet vesilesidir, sen de öyle bir rahmete vesile ol ki insanlar kurtulsun.
Nihayet beklediği anın geldiğini anlamıştı Yağmur. Bu kesinlikle oydu: Hizmetkardı. İnsanı kendine getirecek kadar sarsıcı; tüm sıkıntılarını unutturacak kadar dingin; inançla yeniden şahlandıracak kadar ümit dolu bir ses, başka kime ait olabilirdi ki? Bundan ne kadar emin olsa da sırf cevabını merak ettiği için sordu:
— Sen de kimsin?
— Ben Hizmetkarım, tıpkı senin gibi!
— İyi de ben hizmetkar falan değilim.
— Düşünmeden cevap verme! Aslında herkes hizmetkar değil mi? Herkes birilerine hizmet etmiyor mu? Yaşadığın sıradan bir günü düşün. Eşine hizmet etmek için işe gidiyor, patrona hizmet etmek için çalışıyor, devlete hizmet etmek için vergi ödüyorsun. Hadi diyelim ki bunları belirli bir karşılık için yapıyorsun, ya kendine ettiğin kölelik? Her an, içindeki bir sese hizmet ettiğinin farkında değil misin? O “Acıktım” diyor, yiyorsun; “Susadım” diyor, içiyorsun; “Yoruldum” diyor, uyuyorsun. Canı bir günaha girmek istediğinde, sadece sana emretmesi yetiyor, “Hemen Efendim” diyerek, içine düştüğün zillete aldırmaksızın, tüm emirlerini harfiyen yerine getiriyorsun. Yani sen hizmetkarsın, ben ise Hizmetkarım!
Yağmur kendini toparladı, ayağa kalktı ve yavaşça arkasını döndü. Gördükleri karşısında yine nefes almayı unuttu bir an. Hayatında görmeyi en çok arzu ettiği insan, günde en az bir kez hasretle andığı, her andığında tutuşup yandığı, hayattayken hep bir melek sandığı o mübarek insan. Birisi bir rüya görüp de “Ak sakallı Nur Dede” diye anlatırken, “Sen yine dedemi görmüşsün” diyerek latife konusu ettiği, o ak sakallı biricik Nur Dedesi. Hemen boynuna sarıldı. Aldığı koku öylesine büyüleyiciydi ki, ne dedesinin Cennet’ten geldiği konusunda şüphe ediyordu ne de yaşadıklarının gerçek olamayacağı konusunda. Neden sonra, ilk şaşkınlık sırasında fark etmediği bir şey dikkatini çekti. Gözyaşları yanaklarından süzülüp, dedesinin omzuna damladığı anda buharlaşıyordu. Bu sıcaklıktan olsa, ellerinin de yanması gerekirdi. Bir tuhaflık olduğunu sezdiği anda yavaşça geriye çekildi. Olup bitenleri anlamaya çalışıyordu ki, Hizmetkar açıklamalarıyla yardımcı olmasa, hiçbir şeyi anlaması mümkün değildi:
— Ben, Ceyşül-Hayr ordusunun, Mücâhidûn Birliği’ne bağlı, Hizmetkarlar Zümresi’ndenim. Senin eğitimin için özel olarak görevlendirildim. Beni asli suretimde görmeye takat getiremeyeceğin için de sana en sevdiğin kişi şeklinde göründüm ki bu, işimizi kolaylaştıracak.
— Bu söylediklerinden hiçbir şey anlamadım.
— Semalarda başlayan ve yeryüzünde devam eden, binlerce yıllık bir savaşın tam ortasındayız. Bu, kötülük ile iyiliğin savaşı, şeytanlar ile insanların savaşı, İblis ile Adem(a.s)’in savaşı. İyilikler tarafında Ceyşül-Hayr, kötülükler tarafında ise Ceyşül-Şer orduları var…
…